Kasım 06, 2004
Gine
DEVLETİN ADI: Gine Cumhûriyeti
BAŞŞEHRİ: Konakri
NÜFUSU: 7.232.000
YÜZÖLÇÜMÜ: 245.857 km2
RESMİ DİLİ: Fransızca
DİNİ: % 85 İslâmiyet, % 5 Putperest, % 10 diğerleri.
PARA BİRİMİ: Gine Frankı
Batı Afrika sâhillerinde, 10° kuzey enlemi üzerinde bulunan, batısında Atlas Okyanusu, kuzeyde Gine-Bissau, Mali, Senegal, doğuda Mali ve Fildişi Sâhili, güneyde Sierra Leone ve Liberya ile çevrili ülke.
Târihi
Gine târihiyle ilgili çok eskilere dayalı teferruatlı bilgi bulunmamaktadır. Nijer havzasının bulunduğu Yukarı Gine bölgesinde, çok eskilerde pekçok Afrika krallığının kurulduğu bilinmektedir. İslâmiyeti yaymak için dünyânın her tarafına dağılan Müslümanlar, 11. asırda buralara gelerek İslâmiyeti yaydılar. Halk da hak din olan İslâmiyeti kabul ederek, Müslüman oldu. İslâmiyetin kuvvetli olduğu ilk zamanlarda halk güçlü devletler kurdu. Bu devletlerden Futa-Djalon’da kurulan devlet en önemlisidir.
Avrupa’nın orta çağlarda başlayan ve her çağda devâm edegelen sömürgecilik zihniyeti ve fiiliyâtı 1600’lü yıllarda Gine’yi tehdit etmeye başladı. Bu zamanda ülkeye gelen Portekizliler, bugünkü Gine topraklarına yerleşememişlerdi. Fakat 19. asrın ortalarında bu ülkeye gelen Fransızlar, ülkeye hâkim olmuşlardır.
1896 senelerinde ülkenin iç kısımlarına kadar iyice nüfûz ederek ülkeyi diğer sömürgelerine yaptığı gibi insanlık dışı bir muâmeleyle sömürüye tâbi tutan Fransa, İkinci Dünyâ Savaşı sonunda sömürgeciliğe karşı yoğunlaşan mücâdele karşısında fazla dayanamadı. Fransa Cumhurbaşkanı General De Gaulle, Gine’nin, bağımsızlık mücâdelesi karşısında halk oylamasına gidilmesini istedi. Yapılan halk oylaması sonucunda Gine halkı bağımsızlığı tercih etti. Eylül 1958’de bağımsızlığını îlân ederek, cumhurbaşkanlığına bağımsızlık mücâdelesinin en önde gelen liderlerinden biri olan Ahmed Sekav Toure getirildi.
Bu târihten sonra, Gine’den Fransızların tamâmına yakın kısmı çekildi. 1961 senesinde Mali ile birlikte Afrika Devletleri Birliğini kurdular. Önce Rusya, Çin, Çekoslovakya gibi sosyalist ülkelerden yardım aldı. 1968’de yeniden cumhurbaşkanı seçilen Ahmed Sekav Toure, radikal bir rejime döndü. Bir sürü karışıklıklarla 1974’e gelindi. 1974’te Sekov Toure tekrar cumhurbaşkanı seçildi. 1984’te ölünceye kadar bu makamda kaldı. 3 Nisan 1984’te Albay Lansana Conte komutasında ordu bir darbe ile idâreye el koydu. Millî Düzenleme Konseyi kuruldu. Günümüzde konsey idâresi devâm etmektedir.
Fizikî Yapı
Gine’nin batıda Atlas Okyanusu ile olan yaklaşık 500 km uzunluktaki kıyısı, girinti ve çıkıntılarla dolu olup, burada çok sayıda küçük adacıklar bulunmaktadır. Bu kıyılardan Atlas Okyanusuna pekçok akarsu dökülür. Akarsular çok büyük değildir. 40-80 km arasında değişen alçak kıyı şeridinden sonra doğuya doğru arâzi, basamaklar hâlinde yükselerek Futa-Djalon adı verilen ortalama 1000 m yüksekliğe sâhip dağlık bölgeye erişir. Bu dağlık bölgenin güneydoğusunda yer alan yaylalar, ülkenin güney doğusundaki dağlık bölge ile Futa-Djalon dağlık bölgesi arasında köprü vazîfesi görür. Güneydoğudaki dağlık bölge, ülkenin en yüksek kesimidir. Nimba Dağları adı verilen bu bölgenin en yüksek noktası 1768 metredir. Futa-Djalon bölgesinin doğusunda, Nimba bölgesinin ise kuzeyinde kalan kesim ovalıktır. Afrika kıtasının önemli nehirlerinden olan Nijer ve kolları bu ovayı sulamaktadır. Batıda Atlas Okyanusuna dökülen pekçok akarsudan en önemlileri Bafing ve Mila’dır. Ülkede pekçok baraj gölü bulunmasına karşılık, önemli derecede büyük tabiî göle sâhip değildir.
İklim
Ekvatora çok yakın bir bölgede bulunmasının, ülkenin ikliminde önemli tesiri vardır. Sıcak ve nemli bir iklime sâhiptir. Nisan-kasım ayları arası ülkede yağışların bol olduğu mevsimdir. Yağışlar dâimâ yağmur şeklinde olup, iç kesimlerde kıyı kesimlere nisbeten daha azdır. Bol yağış alan batı kısımlarında senelik yağış ortalaması 4300 milimetredir. Sıcaklık ortalaması ise yaklaşık 27°C dir.
Tabiî Kaynaklar
Ülkenin batı kıyılarında akarsuların okyanusa döküldüğü yerlerde meydana gelen bataklıklar, mangrov denilen bataklık bitkileriyle kaplıdır. Tropikal bölgelerin tipik bitkisi olan palmiye ağaçlarının da bulunduğu bölgenin doğusunda, Futa-Djalon bölgesine kadar olan yerlerde bol yağışlı tropikal ormanlar yer alır. Bu bölgede yaygın olan bir bitkinin türü de sürüngen otlardır. Yüksek kesimlerde tropikal ormanlar yerlerini savanlara bırakır. Özellikle Futa-Djalon bölgesinde muz, narenciye ve ananas çok rastlanan bitki türüdür.
Yabânî hayvanlar yönünden de zengin olan Gine’de tropikal ormanlarda yaşayan hayvanlardan aslan, kaplan, su aygırı, maymun ve timsaha çok sık rastlanır.
Tabiî zenginliklerinden mâdenler, küçümsenmeyecek derecededir. Dünyâ boksit rezervinin % 20’si Gine’dedir. Demir, altın ve elmas mâdenleri bol miktardadır. Bu mâdenler sömürgeci Avrupalıları buralara çekip ülkeyi yüzyıllarca sömürmelerine sebeb olmuştur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Yaklaşık 7.232.000’i bulan nüfûsunu 16 farklı etnik grup teşkil etmektedir. Fulani veya Peul denilen grup en önemlisidir. Ayrıca Susu, Landuman, Malinke, Kissi, Gerze ve Kurankolar, nüfûsu meydana getiren etnik grupların başında gelir. Resmî dil Fransızca olmasına rağmen, halk kendi lehçelerini konuşur. Gine’de eğitim ve öğretim devlet tarafından parasız olarak yapılmaktadır. Okuma yazma bilenlerin oranı toplam nüfûsa göre % 28,3 gibi çok düşük bir seviyededir.
İnsan hak ve hürriyetlerinin savunucusu şeklinde görünen batılı Fransızlar, buradaki Müslüman halka, hem kendi kültürlerini vermek için, hem de hakîkî saâdete sebeb olan İslâm dîninden onları uzaklaştırmak için, okuma yazma oranını da alt seviyede tutmuşlar, her zaman olduğu gibi, Haçlı zihniyetlerini göstermişlerdir.
Halkın çoğunluğu köylerde yaşar ve çiftçilikle uğraşır. Şehirlerde yaşayanlar toplam nüfûsun % 13’ünü teşkil etmektedir. Halkın çoğunluğu Müslümandır. Az bir kısmı Putperest olup, % 1 nisbetinde ise Hıristiyan vardır. Başşehri olan Konakri, Gine’nin en önemli ticâret ve kültür merkezidir. Halk arasında el sanatlarından tahta oymacılığı son derece yaygındır.
Siyâsî Hayat
Gine, 1958’de bağımsızlığına kavuştuktan sonra, başkanlık rejimine dayanan cumhûriyet rejimini tercih ve tesis etmiştir. Devlet başkanı halk tarafından 7 yıl için seçilir. Parlamento, beş yıl için yine halk tarafından seçilen 75 üyeli Millet Meclisinden meydana gelir. Devlet başkanı, aynı zamanda hükûmetin de başkanıdır. İlk devlet başkanı Ahmed Sekav Toure’dir. Dünyâ siyâsetinde tarafsız bir tavır takınan Gine, Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği üyesi olup, anayasası, Afrika’da devletler arasında bir birlik ve bütünlük kurulması, ayrıca birleşme yönündeki çabaları netîceye ulaştıracak bir yapıya sâhiptir. Darbeler yüzünden siyâsî bir istikrar sağlanamamıştır. Halihazırda 1984’te kurulan Millî Düzenleme Konseyi tarafından yönetilmektedir.
Ekonomi
Tarıma dayalı bir ekonomiye sâhib olan Gine’de, nüfûsun % 80’i tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Zengin mâden yatakları ekonomik yapının değişmesi açısından önemli bir faktördür. Ülke akarsularının meydana getirdiği çavlanlar, hidroelektrik santrallerin kurulması ve enerji üretiminin yanısıra alüminyum üretiminde de önemli rol oynamaktadır. Yetiştirilen tarım ürünleri ülke ihtiyâcı için kullanılmaktadır. Gine’de yetişen tarım ürünlerinin başında pirinç, mısır, hurma, muz, ananas gelmektedir. Yayla bölgesinde en önemli zirâat ürünü ise kahvedir. Patates, yerfıstığı, pamuk ve tütün de yetiştirilen diğer zirâat ürünlerindendir. Yeterli seviyede hidroelektrik santralleri ve boksit üretimi, ekonominin gün geçtikçe gelişen kolunu teşkil etmektedir. Üretilen boksit işlenerek alüminyum hâline getirilip ihraç edilmektedir. Başşehir yakınlarında çıkarılan önemli miktardaki demir, ülke ihtiyâcını rahatlıkla karşılamaktadır. Altın üretimi yıllık 150 kilodur. Senede 100.000 kırat elmas üretilerek ülke ekonomisine büyük katkısı bulunmaktadır.
Tam mânâsıyla bir ağır sanâyi kurulamamıştır. Yabancı sermâye yatırımları ile kurulmuş olan sanâyi üniteleri mevcuttur. Elmas, demir ve boksit mâdenlerini işleyen tesisler vardır. Ayrıca tropikal ormanlardan elde edilen değerli keresteleri işlemek için kurulan fabrikalar, mobilya, sigara ve lastik fabrikaları sanâyinin belli başlı fabrikalarıdır. Hayvancılık, özellikle koyun ve keçi yetiştiriciliği şeklinde yapılmaktadır. Tahta oymacılığı yönünde gelişmiş olan el sanatları ekonomiye kayda değer bir katkıda bulunmaktadır.
Dış ticâretinde ihrâcatının büyük bölümünü alüminyum, boksit, demir ve elmas teşkil ederken, kahve ve kereste de ihraç edilen tarım ürünlerinin başında gelmektedir. Sanâyi mâmulleri, otomobil, makina ve çeşitli âletleri ithal etmektedir. Ülke 28.000 km uzunlukta karayolu, 805 km uzunlukta demiryolu ve iki hava alanı ile büyük tonajdaki gemilerin yanaşabildiği limana sâhiptir.
Rasyonel Tercih
Rasyonel tercih siyaseti inceleme yollarından/ teorilerinden biridir ve üç ana parçayı kapsar: Kamu Tercihi Teorisi, Sosyal Tercih Teorisi ve Oyun Teorisi. Bu yaklaşım usuli kurallara dayanan modeller geliştirmede iktisat teorisinin araçlarından ve yöntemlerinden yoğun şekilde yararlanır.
Rasyonel tercih teorisyenleri Thomas Hobbes'a (1588-1679) kadar giden ve siyasal aktörlerin çeşidi amaçlarına ulaşmak (faydalarım maksimize etmek) için daimi olarak en etkili araçları seçmekle meşgul olduklarını varsayan bir metodu kullanırlar. Kamu tercihi dalının ana meşgalesi, pazar değil devlet tarafından sunulan, yani ortaya çıkartılma maliyetinin karşılanmasına katılmayan kimselere sunulmaması söz konusu olmayan, kamusal malların teminidir.
Sosyal tercih teorisi bireysel tercihlerle sosyal tercihler arasındaki ilişkiyle ilgilenir. Oyun teorisi ise, yoğun şekilde matematik kullanan bir yaklaşım olarak bireysel davranışları analiz etmek için ilk prensipleri kullanır. Oyun teorisinin en iyi bilinen ve siyaset teorisinde en çok zikredilen örneği mahkûmların dilemmasıdır.
önizleme yok. Başlıkla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız.
Paternalizm
1- Bir yönetim ilişkisi ve beşeri münasebet türü. Yönetim ilişkisi olarak devletin (veya yöneten gücün) bir toplumun veya bir milletin ihtiyaçlarını bir babanın çocuklarının ihtiyaçlarını karşılaması gibi karşılaması veya o milletin hayatını babanın çocuklarının hayatını düzenleyişi gibi düzenlemesi iddia ve girişimi. Bu terim aynı zamanda halkı (veya diğer insanları) çocuklar gibi bir dış otorite ihtiyacı içinde bulunan, aciz ve kendine yetersiz gören tavra işaret etmek için de kullanılır.
2- Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiye benzer biçimde, aşağıdakilere rehberlik edilmesi ve aşağıdakilerin desteklenmesi için yukarıdan otorite uygulanması. Bu otorite iyi niyete dayalıdır ve onun aşağıdakilerin iyiliğini amaçladığına inanılmaktadır.
3- Baba ile çocuğu arasında olduğu varsayılan ilişkideki gibi, siyasi iktidarın, kendi başının çaresine bakamazlarmış gibi, vatandaşlarının iyiliğine olacak şekilde hareket etmesi. Paternalizm yurttaşları ergin ve özerk olarak görmediği, kendi iradelerine aykırı olsa bile onlar adına hareket etmeyi uygun gördüğü için otoriteryen bir doktrindir.
4- Daha makul bir türünde yumuşak paternalizm adını alır. Yumuşak paternalizm, çocuklar veya akıl hastaları gibi iradi seçim yapmaya muktedir olmayan kimselere müdahale etmektir.
Fârâbî
Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî'nin (874-950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Boşluk Üzerine adını verdiği makalesidir. Fârâbî'nin bu yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır.
Fârâbî'ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.
Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir. Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:
1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.
2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.
Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu bildirmektedir.
Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açıklaması, sonradan Batı'da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.
Fakir Baykurt
Fakir Baykurt 1929'da Burdur'un Yeşiloca ilçesi Akçaköy'de doğdu. Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirdi, köy öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nden mezun oldu. Sivas, Hafik ve Şavşat'ta öğretmenlik, ilköğretim müfettişliği yaptı. TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve TÖDMF (Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu) Genel Başkanı oldu. Baykurt bu etkinliklerinden ötürü 1971'de sıkı yönetimce tutuklandı. Askeri mahkeme önünde uzun süre yargılanıp beraat etti. Almanya'ya gitti. Uzun süre Duisburg kentinde yaşadı. 10 Ekim 1999'da burada yaşamını yitirdi. Fakir Baykurt, yazarlığa şiirle başladı. Bunu köy notları ve hikayeler izledi, sonra romana geçti. Yazarken bütün endişesinin "içinde doğup yetiştiği köylülerin hallerini, sanatın gerçeklerini de göz önünde tutarak ortaya sürmek; sanatın en iyi amacının, hem konusu olan insanı hem de okuyanı, bulunduğu durumdan biraz daha ileri sıçratmak" olduğunu belirten ve eserleri tükendikçe yeni baskıları yapılan Baykurt, bu yönüyle gerçekçi, devrimci romanlarımız arasında yer aldı.
ESERLERİ
ROMAN:
Yılanların Öcü (1954), Irazcanın Dirliği (1961), Onuncu Köy (1961), Amerikan Sargısı (1967), Tırpan (1970), Köygöçüren (1973), Keklik (1975), Kara Ahmet Destanı (1977), Yayla (1977), Yüksek Fırınlar (1983), Koca Ren (1986), Yarım Ekmek (1997).Öykü:Çilli (1955), Efendilik Savaşı (1959), Karın Ağrısı (1961), Cüce Muhammet (1964), Anadolu Garajı (1970), On Binlerce Kağnı (1971), Can Parası (1973), İçerdeki Oğul (1974), Sınırdaki Ölü (1975), Gece Vardiyası (1982), Barış Çöreği (1982), Duirsbug Treni (1986), Bizim İnce Kızlar (1992), Dikenli Tel (1998).
TOPLUM-EĞİTİM YAZILARI:
Efkar Tepesi (1960), Şamaroğlanları (1976), Kerem ile Aslı (1974), Kale Kale (1978).
ÇOCUK KİTAPLARI:
Topal Arkadaş, Yandım Ali, Sakarca, Sarı Köpek, Dünya Güzeli (1985), Saka Kuşları (1985).Şiir:Bir Uzun Yol.
DÜZYAZI:
Hac Yolunda (1909) Evrak-ı Eyyam (1915) Afak-ı Irak (1917) Avrupa Mektupları (1919) Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918) Vilyam Şekispiyer(1932)
önizleme yok. Başlıkla ilgili detaylı bilgi için tıklayınız.
Yapay Zeka
Yapay Zeka, insan tarafından yapıldığında zeka olarak adlandırılan davranışların (akıllı davranışların) makina tarafından da yapılmasıdır. Yapay Zeka'nın insan aklının nasıl çalıştığını gösteren bir kuram olduğu da söylenebilir.
• Zekanın ne olduğunu anlamak ,
• Makinaları daha faydalı hâle getirmektir.
• Zekanın işaretleri şu davranışlardır :
• Yapay Zeka'nın amacı ;
• Makinaları daha akıllı hale getirmek ,
• Tecrübelerden öğrenme ve anlama
• Karışık ve zıt mesajlardan anlam çıkarma
• Yeni bir duruma başarılı ve çabuk bir şekilde cevap verebilme
• Problemlerin çözümünde muhakeme yeteneğini kullanma
• Bilgiyi anlama ve kullanma
• Alışık olunmayan , şaşırtıcı durumlarla başedebilme
• Düşünme ve muhakeme etme
Diyabet
Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glükozun (şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glükoz pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen kapılar vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun anahtar varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glükoz kapısının açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin (hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.
Divan
Değişik manaları vardır: Osmanlı Türk imparatorluğu'nda başta Padişah ve vezirler olmak üzere devlet ileri gelenlerinin meydana getirdiği ve ülkenin önemli meselelerinin görüşüldüğü büyük meclis İnadı olarak kullanılmıştır.
Edebiyatta ise iki ayrı manaya gelir:
1 — Divan edebiyatında şairlerin şiirlerini belirli bir düzen dahilinde sıralayarak topladıkları kitabın adı olarak kullanılmıştır. Şiirler divanlara tespit edilen bir sisteme göre yazılırdı. Hemen hemen bütün şairler bu sisteme uymak zorundaydılar.
Mükemmel bir divanın tertibi şöyledir:
a) Tevhid,
b) Münacat
c) Naat
d) Padişah ve devlet erkanını öğen kasideler .
e) Doğum, ölüm vesaire gibi günlerin tarihine ait kasideler
f) Gazeller
g) Rubailer
h) Kıtalar
ı) Murabbalar
k) Müseddesler
l) Muammalar
m) Şarkılar
Şairlerin bazılarının divanları sağlıklarında bizzat kendileri tarafından düzenlenmiş, bazıları da öldükten sonra başkaları tarafından hazırlanmıştır.
2 — Saz şairlerinin divan şairlerinin tesiri altında aruz vezniyle yazdıkları şiirlere denir. Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün vezninde yazılan bu şiirlere, daha ziyade 17. yüzyıldan sonra rastlanır. Divanların kendilerine has bir ezgisi vardır. Safdi, Orta, Konya, Yenikapı gibi çeşitli şekilleri vardır. Aralarındaki fark yazılışlarında değil, makamlarındadır. Kafiye düzeni ilk dörtlük abab veya aaab — bbab diğerleri ise cccb / dddb / eeeb şeklinde devam eder.
Dinozorlar
Dinozorlar, uzun yıllar "ürkütücü kertenkeleler", "canavarlar", hatta "ejderhalar" olarak adlandırıldı. Halk dilinde ve günlük yaşamda, korkunç yaratıklar olarak tanımlandı. Aslında bu nitelendirmeleri hak etmemişlerdi. Onların, bundan yaklaşık 200-250 milyon yıl önce yeryüzünde ortaya çıktıkları ve diğer canlılarla birlikte doğal çevreyi paylaştıkları artık biliniyor. Zaman içinde, farklı cinslere ayrıştılar, çeşitlendiler; ardından da yok oldular. Birdenbire yok oluşlarının nedeni, bugün hala tartışma konusu.
Bilim dünyası dinozorlarla gerçek anlamda, 19. yüzyılın ortalarında yaşayan İngiliz doğabilmci Sir Richard Owen'ın çalışmalarıyla ilgilenmeye başladı. Owen bu hayvanları, 1841 yılında, Yunanca "deinos" (korkunç) ve "saurus" (kertenkele) anlamına gelen iki sözcüğün bileşiminden oluşmuş "dinozor" adıyla adlandırdı. Ancak dinozor fosillerine yönelik çalışmalar, 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirildi. Nitekim, bu hayvanların 600 kadar çeşidinin yüzde 40'ı, 1970 yılından sonra bulundu.Dinozorlar nerede yaşadı?Bilimsel araştırmalar dinozorların tarih öncesi, dünyanın her kıtasında yaşadıklarını gösteriyor. Son olarak 1986 yılında Antarktika'da zırhlı ir "Ankylosaurus"a ait fosil ve bir "Drnithopood" iskeletinin bir bölümü ortaya çıkarıldı.
Alaska'da elde edilen dinozor bulgularıyla birlikte, onların Kuzey Kutbu enlemlerinde de yaşadıkları kanıtlandı. Ne var ki, dinozorların büyük bir bölümü soğuk ve kış olan bu kutup bölgelerinde bütün bir yılı geçirdikleri söylenemez. Daha mantıklı bir açıklama, yaz aylarında düşmanları tarafından kovalanan otobur dinozorların bazılarının kuzeye, Batı Kanada'ya doğru giderek, taze yiecek aramış olmaları...
Orta Asya'daki Gobi de dinozorlara ait pek çok kalıntı sağlayan bölgelerin başında geliyor. Buradaki ilk bulgulara, 1920 yılında ortaya çıkarılan "Protoceratops" cinsinden dinozorlara ait... Çinli ve Kanadalı fosil uzmanları, 4 yıl süren uzun kazılardan sonra birçok fosil bulgusina rastladılar. Tüm bu çalışmalar gösteriyor ki, dinozorlar en azından uzunca bir dönem gezegenimizin tüm kıtaların ayayılmış ve yeryüzünün mutlak hakimi olmuşlardı.
Bir zaman aracına binelim ve bundan tam 200 milyon yıl öncesine bir yolculuğa çıkalım. Şimdi, jeologların "Triyas Dönemi" adı verdikleri çağın tam ortasında bulunuyoruz. Yeryüzü henüz tek bir dev kıta görünümünde. "Pangea" adı verilen bu kıtayı, yine tek ve dev bir okyanus, "Panthalassa" çevreliyor.Ana kıta henüz devasa bir çöl yapısında... Sadece okyanus kıyılarında tropikal ormanlar yer alıyor.
İklim, sıcak ve kurak. Kutup bölgelerinde de buzullar oluşmamış. Çünkü, bu noktalarda sıcaklık ortalama 10 derece civarında... O günlerde, daha sonra dönemin tüm kıtalarını istila edecek dinozorlar evrimlerinin henüz başlangıç aşamasında...
Fosil araştırmalarından çıkan bilim sonuçlara göre, o tarihlerde dinozorlar, mevcut hayvan coğrafyası içinde çok küçük bir yüzde oluşturuyorlar. O dönemde faunaya hakim olanlar, "Therapsida" takımından ve sürüngen-memeli olarak tanımlanıyor. Nedeni ise, özel kafatası yapıları. Bu hayvanlar daha sonra memelilerin içinde eriyip yok oldular.
Ancak, o tarihlerde yeeryüzüne egemen olan hayvanlar, nemli iklim koşullarına mükemmel bir uyum gösteren amfibyumlar, yani iki yaşayışlılar. Nitekim, bu hayvanlar dinozorlardan önce de yaşıyorlardı. O günün bitki yapısı ve doğa koşulları, memelilerin varlıklarına sürdürmelerini zorlaştırıyordu. Gökyüzünde ise, ilk uçan sürüngenler belirmişti.
Dinozorların, Triyas Dönemi'nin sonlarına doğru, yeryüzüne egemen olmaları için birakç milyon yıl gerekti. Peki ama onların diğer sürüngenlere oranla avantajları neydi?
Birçok araştırmacıya göre, dinozorlara bu üstünlüğü ayak yapıları sağlıyordu. Öteki sürüngeler, kenarlara doğru yayılmış ayaklarla yürümek zorundaydılar. Bu da ciğerlerine yeteri kadar hava alıp vermelerini engelliyordu. Oysa dinozorlar, gövdenin altındaki düz ayakları sayesinde dik durabiliyorlardı. Böylece, hem koşup hem nefes alabiliyorlardı. Bunun sonucunda da, çok hızlı hareket edebiliyor ve uzun süre bu duruma dayanabiliyorlardı. Yine bu özellikleri nedeniyle, zamanla ön ayaklarını birer saldırı ve savunma silahına, hatta giderek kanatlara dönüştürdüler.
Yaklaşık 160 milyon yıl önce, dinozorlar yerküre üstündeki en geniş hayvan topluluğuydu. Ancak, günümüzden 65 miloyn yıl önce, çok kısa bir sürede soyları tükendi. Dinozorların neden yok olduğu sorusunun yanıtı yıllarca arıştırıldı. Bütün olasılıkla, bu sorunun yanıtı hiçbir zaman tam olarak verilemeyecek.
Şimdilik, 65 milyon yıl önce, Kretase Dönemi'nin sonlarında, iklimde meydana gelen kısa süreli, ancak şiddetli bir değişiklik, bu sorunun en mantıklı yanıtı gibi görünüyor. Bunun yanı sıra, hem doğal hem de uzay kaynaklı felaketler de öne sürülüyor...
Uzay teorilerinden biri, "ölüm yıldızı" diye adlandırılan ve pek çok bilim adamının varlığına inanmadığı " Nemesis" yıldızı... Teoriye göre, her 26 milyon yılda bir binlerce yüzyıl süren bir kuyrukluyıldız yağmuru dünyayı etkisi altına alıyor. Bunlardan bazılarının atmosferde bıraktığı birikmiş parçalar, güneş ışınlarının önünü keserek dünyayı yıllarca karanlıkta bırakıyor. Gökyüzünün kararmasıyla düşen sıcaklık ise, pek çok hayvan ve bitkinin yok olmasına yol açıyor.
Bir başka dünya dışı teori ise, Güneş'e yakın bir yıldızın belli aralıklarla yer değiştirerek kuyrukluyıldızları yörüngelerinden çıkardığı ve onları Dünya'ya doğru yönlendirdiği yolunda... Bazı bilim adamları ise, bu felaketleri "X" gezegeni olarak adlandırılan onuncu bir gezegenin varlığına bağlıyorlar.
Öteki kanıtlar, yok oluşun doğal felaketlerden kaynaklandığını gösteriyor. Yaklaşık 65 milyon yıl önce meydana gelen en büyük volkanik patlamaların birinde, akışkan bazaltlar, Hindistan'ın Dekkan Yaylası'nı oluşturmuştu. Bu, belki de o zamanlarda dünyanının ikliminin değişmesinin nedeniydi. Bu değişiklik, dinozorları başka yönlerden de etkilemiş olabilirdi.
Kuluçkadan çıkmamış "Sauropod" yumurtalarında, bol miktarda, az bulunan bir element olan selenyum tespit edilmişti. Selenyumun yer altından yüzeye çıkması, volkanik patlamalar sonucu oluyordu. Epeyce zehirleyici olan bu elementin yüksek miktarlarının, kuluçkadan sonra tavukların yumurtadan çıkmasını engellediği biliniyordu. Aynı etkinin dinozor yumurtaları için de geçerli olduğunu düşünmek, pek de uçuk bir düşünce değildi.Dinozorlar neden öldü?Peki, neden dinozorlar öldü de kuşlar yaşamaya devam etti? Sadece bitki yiyenlerin yüksek dozda selenyum almış olabileceği fikri, olası bir açıklama. Çünkü, toz halinde selenyum yüklenen bitkileri yiyen dinozorların yumurtalarına zehirin geçmesi kaçınılmazdı. Otoburların soylarının böylece tükenmesi, etoburlara yiyecek bir şey bırakmayarak bu hayvanların da yok olmasına yol açtı.
Dinozorların yok oluşunu açıklamaa çalışan teorilerden en popüler olanı, dinozor yumurtalarının, dinozor döneminin ilk yarısında ortaya çıkan küçük memeliler tarafından yendiğini iddia ediyordu. Dinozorlar, bu memelilerle başa çıkamamışlardı. Çünkü, sıcakkanlı olan bu hayvanlar çok hızlı hareket ediyor ve rahatlıkla saklanabiliyorlardı.
Bu teori, az sayıda dinozor yumurtası bulunmasını da açıklıyordu. Ancak, 100 milyon yıl boyunca, memelilerle dinozorların nasıl bir arada yaşamaya devam ettikleri sorusuna bir yanıt getiremiyor.
Bir başka düşünce de, dinozorların aptal ve kolay uyum sağlayamayan yaratıklar olduğu ile ilgili. Bu teoriye göre, dinozorlar git gide büyüyerek çevreye ayak uyduramayan yaratıklar haline gelmişler, gövdeleri büyürken beyinlerinin küçük kalması, onların uyum güçlüğü çekmelerine yol açmıştı. Örneğin, 30 tonluk bir "Brontosaurus"un beyni sadece 226,5 gram çekiyordu.
1946 yılında bir paleontoloji uzmanı, büyük hayvanların küçük hayvanlar kadar sıcaklık yaymadıklarını, bu nedenle de küçük bir sıcaklık artışının 10 kiloluk bir erkek dinozorun testislerini fazlasıyla ısıtarak spermlerini öldürebileceğini öne sürmüştü.
Dinozorların soylarının tükenmesindeki etken büyüklükleri değilse de, onların yeme alışkanlıklarıydı. Sadece bir tek çeşit bitki ile beslenen dinozorlar, belki de bu bitkilerin ortadan kalkmasıyla yok oldular. Belki de, seçebilme özelliklerinin var olmaması nedeniyle zehirli bitkileri yiyerek öldüler.
Diğer bilim adamları, Kretase Dönemi'nin sonlarına doğru, deniz seviyesinin düşmesi sonucu iklimde meydana gelen yavaş değişmeleri, dinozorların soylarının tükenmesi için yeterli buluyorlar. Amerika'da yapılan araştırmalar, iklimin daha soğuk ve nemli hale geldiğini, ayrıca büyük dinozor topluluklarına yeterli yer kalmadığını da ortaya koyuyor. Tüm bu hipotezleri destekleyen pek çok kanıt var.
Belki de Kretase Dönemi'nin sonlarında meydana gelen bir dizi felaket, dinozor türünün aniden ortadan kalkmasına katkıda bulunmuştu. 65 milyon yıl öncesine ait bu sır perdesinin aralanması için yapılan araştırmalar arttıkça, o günlerde yaşananların gümüzü ne kadar etkilediği daha kolay anlaşılıyor.
Dinozorların ordan kalkmasıyla, bu ürkütücü yaratıkların yanı sıra yaşamlarını belli belirsiz sürdüren memelilere de gün doğmuştu. Dinozorların boşalması, memelilerin git gide gelişerek çoğalmalarını, en son dinozorlardan 61 milyon yıl sonra da atalarımızın ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Ne var ki, sadece dinozorların yok olmasını açıklayan bu teoriler, o dönemlerde yaşayan diğer türlerin yok oluşlarına bir açıklık getirmiyor. Bu nedenle bilim adamları, düna dışından gelmiş etkilere daha sıcak bakıyorlar.
Sinema tarihi boyunca yapımcıların en çok dikkatini çeken doğal yaratıkların başında dinozorlar geliyor desek, pek de yanılmış olmayız herhalde. Gerek görkemli ve korkunç görünümlü gövdeleri, gerek gizemli oyk oluşlarıyla vazgeçilmez senaryo malzemesi oldular hep Film yapımcıları, teknik yetersizliklerden dolayı başarısız kalan girişimleri nedeniyle kimi zaman küçük düştüler, kimi zaman iflas ettiler.
Ta ki, Steven Spielberg'in Jurassic Parkı'na kadar Bilgisayarlı Görüntü Yaratma (CGA) tekniğiyle, yine Spielberg'e ait Industrial Light&Magic Laboratuvarlarında hazırlanan film, sinema efekti teknolojisinde yeni bir çığır açtı. Bu teknoloji daha sonra izleyiciyi The Lost World (Kayıp Dünya) ve Walt Disney Pictures'in dijital fotoğrafçılık ve özel efekt sihirbazlığını harmanlayarak "Dinasour" filmini buluşturdu.
"Dinasour" filmindeki 12 ana karakter ile 30'u aşkın dinozor cinsi, tasarımcılar, animatörler ve yönetmenlerin hummalı çalışmaları sonucunda ortaya çıkarıldı.
Görsel bir şölenin sunulduğu "Dinasour" filmi dijital film teknolojisindeki en önemli adımlardan biri. Çünkü, bilgisayarla yaratılan görüntülerle doğa, ilk kez bu kadar gerçekçi bir üslupla birleştiriliyor ve izleyiciyi tarih öncesi çağlara götürüyor
Dilbilim
Dilbilim, LİNGUİSTİK olarak da bilinir, dili bir sistem olarak gören ve niteliğini, yapısını, birimlerini ve dönüşümlerini inceleyen bilim dalı.
Dilbilim terimi, ilk kez 19. yüzyılda dil incelemelerindeki yeni bir yaklaşımı geleneksel filolojiden ayırmak için kullanılmıştır. Filoloji öncelikle dilin yazılı metinlere yansıyan tarihsel gelişimiyle ilgilenir. Çalışma alanı kültür ve edebiyattır. Dilbilim de yazılı metinlerle ve dilin zaman içindeki değişimiyle ilgilenmekle birlikte, konuşulan dillere öncelik tanır, dilin belli bir tarihsel andaki yapısını çözümler.
Dilbilim, üç karşıtlık içinde incelenebilir: Eşsüremli dilbilim-artsüremli dilbilim, kuramsal dilbilim-uygulamalı dilbilim, makro-dilbilim-mikrodilbılim.
Eşsüremli (eşzamanlı) dilbilim, dili belli bir andaki durumuyla ele alır, evrim dışında ve zamandan bağımsız bir sistem olarak inceler; artsüremli (artzamanlı) çözümleme dilin evrimini inceler. Kuramsal dilbilimin amacı, dilin yapısıyla ilgili genel bir kuram oluşturmak ya da dillerin incelenmesi için genel bir kuramsal çerçeve oluşturmaktır; uygulamalı dilbilim dil incelemelerinden çıkan sonuçlan ye yöntemleri, dil öğretiminin geliştirilmesi gibi pratik disiplinlere ve konulara uygular. Makrodilbilim dilin biyolojik ve ruhsal boyutlarına, kültürel bağlamına eğilir (psikolojik dilbilim gibi bileşik disiplinler bu yaklaşımın ürünüdür); mikro-dilbilim, dillerin toplumsal işlevlerinden bağımsız başlı başına bir alan olarak incelenmesini öngörür.Tarihsel gelişimİlk dil çalışmalarının Çin' de ve Hindistan Yarımadasında, yazının standartlaştırılması ve zamanla anlaşılmaz olmuş eski kutsal metinlerin yorumlanması gibi pratik amaçlarla başladığı sanılmaktadır. Hindistan Yarımadasında, kutsal Veda metinlerinin yazılı olduğu Sanskrit dili üzerine en önemli yapıt, Hintli dilbilgisi uzmanı Panini'nin sutra'lardan (kısa ve özlü kural) oluşan dilbilgisi kitabıdır (İÖ 5. yy). Panini, tümceleri ve sözcükleri en küçük birimlerine ayırarak çözümlemiş, dilin derindeki yapısıyla yüzeydeki oluşumları arasındaki ilişkiyi araştırmıştır.
Yunanlılarda dil araştırmaları ilk filozoflarla birlikte, İÖ 6. yüzyılda başladı. Eski Yunan filozoflarının en çok uğraştıkları konulardan biri de, doğal olanla toplumsal bir uzlaşmanın ürünleri arasındaki ayrım oldu. J)ilin sözcükleri ile bunların gösterdiği nesneler ve kavramlar arasındaki ilişki doğal mıdır, yoksa insanlar tarafından mı yaratılmıştır? Herakleitos'un, Demokritos' un yapıtlarında Platon'un Sokrates diyaloglarında bu soruya değişik yanıtlar verildiği görülür. Aristoteles ise ilk kez dil araştırmalarını genel felsefeden ayırarak, bağımsız bir dilbilgisi kurmaya yöneldi, sözcükleri yapılarına göre sınıflandırdı. Stoacı filozoflara gelindiğinde, dilbilimin ana karşıtlıklarının açıkça tanımlandığı görülmektedir. Stoacılar "doğa-toplumsal uzlaşma" tartışmasında bir orta yol tutturdular, sözcükler-deki sesler ile bunlann gösterdiği nesneler ve kavramlar arasında doğuştan gelen bir bağ olmasa bile, çok eskilere gidip etimon denen köklere varıldığında böyle düzenli bir bağın bulunabileceğini savundular. Stoacılar böylece, sözcüklerin kökenlerini ve hangi evrelerden geçtiklerini araştıran etimoloji dalını da kurdular. Stoacıların bir başka önemli katkısı da dilsel göstergenin (sözcüklerin vb) bir biçim yanı, bir de içerik yanı bulunduğunu ortaya koymalarıdır. Bu ayrım, 19. yüzyıl sonunda Saussure'ün "gösteren" ve "gösterilen" kavramlarıyla birlikte çağdaş yapısal dilbilimin temeli haline getirilecektir.
"Doğa-uzlaşma" tartışması Helenistik dönemde "düzenlilik-aykırılık" karşıtlığı içinde devam etti. Buna göre, insan dilinin işleyişinde belirli bir düzen vardır, dilin yapısı ve çalışma biçimi belirli kurallara bağlanabilir. Dilbilgisi çalışmalarının amacı, dildeki bu düzenliliği ortaya çıkarmak olmalıdır. İskenderiye okulunun öne sürdüğü bu görüşlere karşı, Bergama okulu, dildeki aykırılıklara, düzensizliklere ağırlık verdi. Bu tartışma "doğa-uzlaşma" tartışmasıyla birleşerek yeni karşıtlıklar yarattı. Bazı "düzenciler" dildeki düzenliliğin dilin insan yapısı olmasından kaynaklandığını öne sürerken, bazı "aykıncılar" da toplumsal uzlaşma formülünü kendilerine mal ederek, dildeki düzensizliğin aslında dilin insan yapısı olmasından kaynaklandığını savundular. İskenderiye okuluna bağlı, dilbilgisi uzmanı Trakyalı Dionysips, Aristoteles'in ad, eylem ve bağlaç sınıflandırmasını daha da geliştirerek, sözcükleri daha ayrıntılı bir biçimde sınıflandırdı ve böylece biçimbili-min temellerini attı. İS 2. yüzyılda yaşayan Dyskolos ise, Yunancanın tümce yapısını inceleyerek bir sözdizim kuramı oluşturdu. Roma döneminin en önemli dilbilgisi uzmanı, 6. yüzyılda yaşamış olan Priscia-nus'tur. Priscianus, Yunanca dilbilgisini La-tinceye uygularken, biçim ölçüsünü bıraktı ve bunun yerine anlam ölçüsünü benimsedi. Bu yaklaşım, yüzyıllar boyunca Avrupa dillerine ilişkin dilbilgisinin anlam temeline göre yazılmasına yol açtı.
"Doğa-uzlaşma" tartışması, felsefe alanm-da ortaçağda da adcılık (nominalizm) ile gerçekçilik arasında devam etti. Adcılar, adların gösterdikleri nesnelerle bağlanılın nedensiz ve rastlantısal olduğunu, gerçekçiler ise sözcüklerle çeşitli kavram ve nesneler arasında zorunlu bir bağ bulunduğunu savundular.
Ortaçağda dil çalışmalarına önem veren bir başka grup da, modistae adı verilen skolastik düşünürlerdir. Bunlara göre gerek dilde, gerek evrende belli bir düzen vardır. Her ikisinde de belli sayıda birimler belirli kurallara göre birleşerek iş görür. Modistae grubundakiler dilin düzeni ile evrenin düzeni arasındaki ilişki üzerinde durdular, sözcüklerin ve tümcelerin evreni gösterme, anlamlandırma biçimlerini araştırdılar ve dilin yapısının çözürnlenmesiyle evrenin yapısı üzerine bilgi edinilebileceğini savundular.
Rönesans'ta spekülatif dilbilgisi bir yana bırakılırken, Avrupa'nın yerel konuşma dillerinin ve o tarihlerde yeni yeni öğrenilen dünya dillerinin incelenmesi önem kazandı. 17. yüzyılda Fransa'da Port-Royal Manastı-n'nda yetişen bir grup dilbilgisi uzmanı, bugün de etkinliğini sürdüren bir dilbilgisi kuramı geliştirdiler. Descartes'ın felsefesinin etkisini taşıyan Port-Royal okuluna göre bütün dünya dilleri, dilbilgisi açısından evrensel insan aklının mantık düzenine uyabilir. Bu okula bağlı dilbilgisi uzmanları, evrensel bir dilbilgisine ulaşmak, ama bunu apriori temellere dayanmadan gerçekleştirmek istediler. Çalışmaları, günümüzdeki üretici-dönüşümsel dilbilimi etkilemiştir.Karşılaştırmalı ve tarihsel dilbilim.18. ve 19. yüzyılların en önemli gelişmesi, dil araştırmalarında karşılaştırmalı yöntemin kuruluşudur (bak. karşılaştırmalı dilbilim). 18. yüzyılda Avrupalıların Sanskrit dilini öğrenmesi bu alanda önemli sonuçlar doğurdu. 1786'da Hindistan'daki İngiliz mahkemesinin başkanı Doğubilimci Sir William Jones, Sanskrit diliyle Yunanca ve Latince arasındaki benzerliğe işaret ederek bu üç dilin ortak bir kökenden türemiş olduğu tezini ortaya attı. Bundan sonra, 1816'da Franz Bopp, 1822'de Jacob Grimm, Hint-Avrupa dil ailesi tezini kanıtlayan yapıtlarını yayımladılar. Grimm, bu dillerdeki sözcüklerin sesleri arasında oldukça düzenli bir ilişki olduğunu gösterdi. Örneğin, bilinen en eski Germen dili olan Got dilindeki "f" sesinin yerini, Yunanca, Latince ve Sanskrit dilinde çoğu zaman "p" almaktadır. ("Ayak" sözcüğü Got dilinde fotus, Latince pedis, Yunanca podös, Sanskrit dilinde padâs'tıi.) Grimm'e göre, bu farklılıklar, ortak Germencede gerçekleşen belirli bir "ses kayması" yasasının ürünüdür. Oldukça düzenli bir biçimde işleyen bu yasaya uygun olarak sözcük sesleri, zaman içinde düzenli bir döngü içinde değişmektedir. Örneğin "bh" gibi solukluların yerini "b" gibi soluksuz titreşimli sesler, "b"nin yerini de "p" gibi titreşimsiz sesler almıştır. Bu araştırmalar, sesbilgisinin kurulmasını da sağlamıştır.
19. yüzyılda, romantik tarih felsefesinden kaynaklanan ve 20. yüzyılda etkisini sürdürecek olan yeni bir dil kuramı da geliştirildi. Daha önceki bütün kuramlara göre, insanlar çevrelerindeki dünyayı ve evreni anlamlandırmak, tanımlamak için dili yaratmışlardır. Gerçeklik, dilin dışında, dilden ön vardır. J. G. von Herder ve Wilhelm Humboldt gibi tarihselci düşünürler bunun tam tersini savundular. Bir toplumda! yaşayan insanlar dünyayı gerçekte olduğuj gibi değil, dillerinin kendine sunduğu biçinw de görmektedirler. Bu yüzden, tek ve aynıl gerçekler dünyası, ayrı diller konuşan p^ lumlara başka başka gözükecektir. Hum-boldt'a göre insanlar bu dünyada anadilleri-1 nin dünyayı kendilerine tanıttığı biçimde | yaşamaktadırlar. Eski yaklaşıma göre dil,;; insanları nesnel gerçeğe götüren, tarafsız vel saydam bir araçken, tarihselci yaklaşıma' göre, kendisi de belli bir dünya görüşül içeren, bu görüş doğrultusunda insanlarınj gerçeğini biçimlendiren bir etmendir. Bul yaklaşım, 20. yüzyılda Sapir, Whorf, Levi Strauss gibi yapısala antropologlar tarafından geliştirilecek, yeni bir felseye kaynaklık edecektir.
20. yüzyıl: Yapısalcılık.
Yapısalcılık, bazısı' birbirinden oldukça farklı birkaç yaklaşım j ya da yönelişin ortak adıdır. Avrupa'da yapısal dilbilim İsviçreli dilbilimci F. de j Saussure'ün ölümünden sonra Cours le linguistique ganimle (1916; Genel Dilbilim Dersleri, 1976-78, 2 cilt) adıyla yayımlanan ders notlanndan doğdu. Saussure'ün katkısı, dili birbirinden bağımsız birimlerin (örn. tek tek sözcüklerin) toplamı olarak değil, ancak birbirleriyle ilişki ve farklılıkları içinde değer kazanan birimlerden oluşmuş bir "sistem" ya da "yapı" olarak tanımlamasıdır. Bu yapıt birtakım ikili öbeklendirmelerle ya da karşıtlıklarla belirlenir. Töz-biçim ve dil (langue)-söz (parole) karşıtlıktan bunların en önemlilerindendir. Saussure dilsel göstergeyi de, gösteren ve gösterilen olarak iki yöne ayırmış ve dilbilimin asıl çalışma alanının gösterenlerin incelenmesi olduğunu savunmuştur.
Saussure'ün görüşleri, daha sonra, Prag okulu ve Kopenhag okulu adıyla bilinen iki dilbilim çevresince geliştirildi. Başlıca temsilcileri N. S. Trubetskoy ve Roman Jakobson olan Prag okulu, Saussure'ün "dilde, farklılıklardan başka bir şey yoktur" sözünü kendine çıkış noktası alır ve dili bir karşıtlıklar sistemi olarak tanımlar. Örneğin Türkçedeki "can" "san", "tan" sözcükleri, bir karşıtlık ilişkisi içindedir. Bu sözcükleri birbirinden ayıran, sözcüklerin bütünü değil, yalnızca birinci sesler arasındaki farklılıktır. Sözcüklerin "gösterenler"ini ya da anlamlarını birbirinden ayıran da bu farklı sesler ya da ses birimleridir. Bütün dili böyle bir dizi karşıtlık halinde göstermek olanağı vardır. Prag okuluna göre, bu farklılıktan yaratan "&", "s", "t" sesleri, "kan" ve "tan" seslerini birbirinden ayırırken, belli bir ayırma işlevini yerine getirmiş olur. Dildeki birimleri, farklılık yaratıcı işlevlerine göre inceleyen Prag okulunun bir adı da Işlevselci okuldur. Trubetskoy, işlevselciliği sesbilgisi alanına da uygulamış, anlam ayırma işlevini yerine getiren en küçük ses birimlerine sesbirim (fonem) adını vermiştir. Çağdaş sesbilim bu çalışmaların ürünüdür.
Kopenhag okulu da Saussure'ün şu iki sözünden yola çıkar: "Dil, göstergelerden kurulu bir sistemdir" ve "dil, bir töz değil, bir biçimdir." Kopenhag okulu, Saussure' ün gösteren ve gösterilen terimlerini "anlatım" ve "içerik" olarak yeniden adlandırmıştır. Okulun önderi Louis Hjelmslev'e göre, bu düzlemlerin her ikisi de iki katmandan oluşur: Biçim ve töz. Töz, bir hammadde yığınıdır. İçerik düzlemindeki tözler, çeşitli kavramlar, düşünceler, anlamlardır. Anlatım düzlemindeki tözler, sesler oluşturur. Biçim ise bu hammaddeleri düzenleyen, bunları dil haline getiren kurallardır. içeriğin biçimi, çeşitli gösterilenler (kavramlar) arasındaki biçimsel ilişkilerdir. Anlatım biçimi ise bütün bu malzemeyi örgütleyerek dil sistemi haline getiren kurallardır ye dili dil yapan asıl etketi de budur. Dili matematik, cebir gibi içeriksiz, soyut bir biçimler sistemi olarak ele alan Kopenhag okulunun geliştirdiği yaklaşım glosematik(*) olarak da anılır. Yapısalcılığın bir kanadı da, büyük ölçüde Saussure'den bağımsız olarak ABD'de gelişti. Bununla birlikte ABD ye Avrupa'daki yapısalcı yaklaşımların ortak yönleri de vardır. Her ikisi de çeşitli dillerin yapısal benzersizliğini vurgulamış, her dilin kendi içinde tutarlı ve bütünsel bir sistem olarak incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Amerikan yapısalcılığı, 19. yüzyılda Kuzey Amerika'da yüzlerce Yerli dilinin keşfedildiği bir ortamda doğdu. Bu koşullarda Franz Boas gibi antropolog dilbilimciler, genel bir insan dili kuramı oluşturmak yerine, bu bilinmeyen dillerin çözümlenmesi için güvenilir bir yöntem geliştirmeyi yeğlediler'.ıBoas'ın öğrencisi olan ve onun gibi antropoloji alanında da çalışan Edvvard Sapir de Humboldt'un etkisi altında, her toplumun kabul ettiği sözde gerçekler dünyasının, o toplumdaki insanların haberi olmadan, gene toplumun dil alışkanlıkları tarafından yaratıldığını savundu. Sapir, çalışmaları sırasında Yerlilerin bazı sesleri yazıya geçirmekte güçlük çektiklerini de gördü, her dilin kendi özel "ses örgüsü" nün, o dilin olanaklarını ve sınırlarını belirlediğini belirtti. Bu yaklaşımı çeşitli dillerden ayrıntılı örneklerle destekleyerek geliştiren, Sapir'in öğrencisi B. L. Whorf tur. Whorf a göre, her toplum kendi yaşadığı düzenin koşullarına göre gerekli sözcükleri türetmektedir. Her dilin içinde gizli bir dünya modeli vardır. Anadilini öğrenen çocuk bu dünyayı da benimsemekte, dilin dünyası çocuğun düşüncelerini biçimlendirmektedir.
ABD'li dilbilimcinin Yerli dilleri karşısındaki ölçülü tutumu, dilbilimde davranışçı okulun ya da betimleyici yaklaşımın gelişmesini de sağladı. Bu dillerin yazılı metinleri olmadığı ve bu yüzden tarihsel gelişimleri incelenemediği için, yapılacak tek şey o andaki durumlarını olabildiğince nesnel ve ayrıntılı olarak gözlemlemek ve olduğu gibi betimlemektir. Bu görüşün en katı temsilcisi, 1933'te yayımladığı Language (Dil) adlı kitapla çok uzun bir süre ABD dilbilimine yön veren L. Bloomfield'dir. Bloomfield de Saussure gibi dilbilimin bağımsız bir bilim dalı olması için çalıştı. Bunun için, dil olaylarının felsefe, psikoloji, toplumbilim gibi yardımcı dalların ışığında incelenmesinden vazgeçilmesi gerekmektedir. Bloomfield, dil araştırmalarında en büyük sorunun anlam öğesi olduğunu öne sürdü. Çeşitli sözcüklerin anlamı zamana, yere ve kişilere göre değiştiği için, bu kaygan taban yerine, ses ve biçim gibi daha kesin alanlar üzerinde çalışılması gerekmektedir. Böylece uzun bir süre ABD dilbiliminde anlambilim araştırmaları ihmal edilmiştir. Amerikan yapısalcılığını Avrupa'daki yapısalcı yaklaşımlardan ayıran önemli bir fark da, onun dilde yalnızca yüzeydeki oluşumlara, dışsal davranışlara, seslere ve bunların kullanılış ve algılanışına önem vermesidir. Oysa Saussure'ün dil-söz ya da Hjelmslev'in şema (sistem)-kural-kullanım gibi ayrımları, kullanımın ardında daha genel, soyut dilsel katmanların varlığına işaret etmektedir.Yeni yaklaşımlarGerek ABD'de, gerek Avrupa'da 20. yüzyılın ilk yarısındaki dilbilim okulları genel olarak, eşsüremli dilbilimi artsüremli ya da tarihsel dilbilime, kuramsal dilbilimi uygulamalı dilbilime, mikrodilbilimi de makrodilbilime yeğlediler. II. Dünya Savaşı'ndan sonra bu durumun değiştiği görülür. Avrupa'da Andr6 Martinet gibi dilbilimciler, tanhsel-karşılaş-tırmalı dilbilim ile yapısal dilbilim arasındaki açıklığı kapayacak yeni bir tarihşel-yapısal dilbilim çalışmasına yöneldiler. Öte yandan dilde anlam boyutunun bir yana bırakılmasına bir tepki olarak Jost Trier ve Leo Weisberger gibi Alman dilbilimciler yeni bir yapısal anlambilim geliştirdiler. Her sözcüğün anlamını bağımsız olarak tanımlayan geleneksel yaklaşımın tersine, yapısal anlambilimciler, anlamların da kendi aralarında biçimlere benzer bir düzeni olduğunu savundular ve her anlamın ötekilerle karşılıklı bağlantılarından oluşan "dil alanı" kuramını geliştirdiler.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra dilbilim alanında en önemli gelişme, ABD'de Zelig S. Harris'in ve daha çok da Noam Chomsky'nin çalışmalarının ürünü olan üre-tici-dönüşümsel dilbilgisidir(*). Chomsky, dilde yalnızca gözlemlenebilir olgular (örn. sesler, biçimler) üzerinde duran Bloomfield okuluna karşı, konuşan insanların "zihinsel" yapılarını da dilbilim alanına çekti. Chomsky'ye göre dilde iki öğe ya da aşama vardır: Dilsel yetenek ve bunun somut söz eylemlerinde (konuşma, yazma) ortaya çıkan, gerçekleşen biçimi. Dilbilimci, bu gerçekleşen biçimden çok, her insanın zihninde bilinçsiz olarak bulunan dilsel yetenek ya da "edinç" üzerinde durmalıdır. Kant'ın zihinsel kategoriler kuramını anımsatan bu yaklaşıma göre her insan, daha önce hiç söyleyip duymadığı sonsuz sayıda tümceyi anlayıp söylemesini sağlayan bir kurallar sistemiyle birlikte doğar. Bu sınırlı sayıdaki kuralın derin zihinsel yapıdan yüzey yapısına (kullanıma, edime) dönüşme-siyle sonsuz sayıda tümce üretilebilir. Chomsky, çeşitli dillerde bu kural ve dönüşümleri inceleyerek genel bir dönüşümsel dilbilgisinin oluşturulabileceğini savundu. Onu yapısalcılardan ayıran önemli bir farklılık da budur. Chomsky bütün dillerde evrensel düzenlerin, örüntülerin bulunduğunu öne sürmektedir.
1960'lann bir başka yeniliği de, dilbilimle başka beşeri bilimler arasında ilişki kurma denemeleridir. Psikolojik dilbilim(*) bu çalışmaların sonucunda doğmuştur. İnsanların dilsel üretim, anlama, öğrenme, ezberleme, tanıma olgularını inceleyen bu bileşik disiplin daha çok, Chomsky'nin kuramından yola çıkarak, çocuklann dil öğrenim süreçleri üzerinde durmuştur. Ama bugüne değin elde ettiği sonuçlar oldukça tartışmalıdır. Fransiz psikanalist Jacques Lacan ise tam tersi bir yol izleyerek, psikolojiyi dilbilime uygulamak yerine, dilbiliminin verilerini psikanalize uyguladı ye bu alanda yeni bir okul (yapısal psikanaliz) yarattı. Sosyolojik dilbilim(*) adı verilen bir başka bileşik disiplin ise, dil olgulanyla toplumsal olgular arasındaki ilişkileri, bunların etkileşimlerini, dilin toplumsal rollerin gelişimindeki payını ve dille sınıf, ırk, eğitim ye bilinç düzeyi arasındaki ilişkileri incelemiştir. Antropolojik dilbilim ve etnik dilbılimin dışında dilbilimle antropoloji, etnoloji, kültür kuramları, simgesel mantık arasındaki alışveriş de Claude Levi-Strauss'un, Roland Barthes'ın ve Algisdas Julien Greimas'ın yapıtlarıyla göstergebilim adı verilen yeni bir disiplinin doğmasına yol açmıştır.
Günümüzde, bilgisayar teknikleri de dil araştırmalarında kullanılmaktadır. Bilgi işlemli dilbilim olarak adlandırılan bu yöntem, bugün için daha çok en temel dilsel verilerin işlenmesinde, sözlüklerin oluşturulmasında, sözlü ve yazılı metinlerde çeşitli seslerin, vurguların, sözcüklerin ve dil birimlerinin sıklığının saptanmasında kullanılmaktadır.
Devrim
Genel olarak, yerleşik toplum düzenini, devlet ve toplum yapısını tümüyle değiştiren, köklü, hızlı ve kapsamlı dönüşüm.
Devrim, İlkçağda, Yunanlı ve Romalı düşünürlerde, bir yönetim biçimi ya da bir dizi yöneticinin belli bir ardışıklık ilişkisi içinde diğerinin yerini aldığı siyasi değişmeyi ifade etmiştir. Bu dönemde siyasi yaşam, döndükçe bazılarına otorite ve yönetme hakkı verirken, bazılarının mahvına sebep olan bir talih çarkı olarak düşünülmekteydi. İnsanın durumu ve yetenekleriyle ilgili olarak kötümser bir bakış açısı benimseyen İlk ve Ortaçağ düşüncesine göre, insanı bu dünyada ve gelecekte bekleyen bir Altın Çağ yoktur. Dolayısıyla, siyasi alanda gerçekleşen değişim ve dönüşüm olarak devrimin hiçbir değeri yoktur. Bu türden siyasi değişiklikler kaçınılmaz olmakla birlikte, geçmişte kalmış bir Altın Çağdan, insanın yitirilmiş yetkinliğinden her seferinde biraz daha uzaklaşmayı ifade eder.
Modern devrim düşüncesi, işte siyasi yaşamı aynı sabit düzen içinde dönen bir talih çarkı olarak gören bu anlayışın yıkılmasından sonra ortaya çıkar. Artık devrim, aynı sabit düzen içinde dönen çarkın yörüngesinin dışına sıçramayı, önceden belirlenmiş bir yörüngeden kaçışı ifade etmeye başlar. Nitekim, modern dönemde talih çarkının yerini, bir tepeye doğru büyük bir güçle itildikten sonra, tekrar gerisin geriye düşmek yerine, ileriye doğru yuvarlanan dev bir taş alır. Zira bu dönemde, tarih artık sürekli bir süreç olarak değil de, süreksiz olan bir şey olarak algılanır, enerjisi yüksek, iradesi iyi olan insanın sınırsızca ilerleyebileceğine, onun gelişip yetkinleşebilmesinin mümkün olduğuna inanılır.
1- İşte bu çerçeve içinde, devrim, kalıcı ve çok temelli bir değişimi gündeme getiren, toplumsal düzeni temelden değiştirdiği için, siyasi alanın dışında da büyük etkileri olan siyasi bir eylem olarak anlaşılmak durumundadır. Yavaş yavaş gerçekleşen bir süreç olan evrimden farklı olarak, toplum yapısı ve siyasi düzende aniden gerçekleştirilen, temelli değişim ve dönüşüm, toplumsal yapıda gerçekleşen topyekün değişme olarak devrim, yönetimdeki siyasi değişikliklerin kendisinin yalnızca bir tezahürü ya da yansıması olduğu temelli değişimi ifade eder. Söz konusu temelli, topyekün ve yapısal değişmeden dolayı devrim, başkaldırı ya da isyandan da ayırt edilmelidir, çünkü başkaldırıda, örneğin belli bir krala bir birey olarak meydana okuyup, onu değiştirmeye çalışma söz konusuyken, devrimde kişisel otoriteye meydan okumaya ek olarak, krallık kurumunun bizzat kendisini ortadan kaldırma söz konusudur. Bir isyan ya da başkaldırı bir kralı tahttan indirebilir, ama bir devrim toplumsal düzeni toptan ve temelli bir biçimde dönüşüme uğratır.
2- Öte yandan, devrim, diyalektik ve tarihsel materyalist görüşte özel bir anlam kazanmıştır. Buna göre, a) Devrim, diyalektik süreçte, antitezden senteze doğru giden hareket, yani olumsuzlamanın olumsuzlanması anlamına gelir, çünkü sentez, şimdi niteliksel olarak yeni bir temel üzerinde oluşturulan yeni bir tezdir.
Yine aynı Marksist terminoloji içinde, fakat bu kez b) Toplumsal anlamı içinde devrim, üretimi belirleyen ilişkilerdeki niteliksel bir değişmeyi, örneğin feodalizmden kapitalizme doğru olan değişmeyi ifade eder. Marx’a göre, antiteze karşılık gelen üretim güçleri, giderek eskiyen üretim ilişkileri (tez) bağlamında gelişir. Toplumsal bir devrime, bu çerçeve içinde, üretim ilişkilerini üretim güçleriyle uyumlu hale getirmek için ihtiyaç duyulur.
Başka bir deyişle, devrime ilişkin açıklama siyasi, ekonomik ve sosyolojik etkenlere dayanabilmekle birlikte, devrim konusundaki Marksist yaklaşım, feodalizmden kapitalizme geçişte olduğu gibi, bir üretim tarzının başka bir üretim tarzıyla değiştirilmesi durumuna ifade eder. Buna göre, Marksist yaklaşım, devrimde, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmaların önemiyle, üretim tarzı içinde, üretim güçleriyle ilişkileri arasındaki çelişkiyi vurgular.
3- Devrim, nihayet, daha özel bir anlam içinde, entellektüel disiplinlerde, bilimde, felsefede, sanat ve ideolojide, yerleşmiş ve gelenekselleşmiş olanın yerine yenisini koyma eylem ya da hareketini ifade eder.
Dogma
1- En genel olarak, sıkı sıkıya, büyük bir güçle inanılan, otoriteye dayandıktan başka, olgulardan ve diğer deneysel desteklerden bağımsız olarak kabul edilen şeyler için kullanılan terim. Dini bir çerçeve içinde, tanrısal bir otoriteye dayanan ve inkar etmenin sapkınlıkla eşanlamlı olduğu değiştirilemez ve sorgulanmadan benimsenen temel inançlar, temel işlevleri Tanrı’nın kendisini insana gösterdiği ve bildirdiği vahyin anlamını kavramsal terimlerle açıklamak olan dini öğretiler. Dini otorite tarafından tanımlanan ve en temel dini kurum tarafından desteklenen doktrinler.
2- Dogma, söz konusu anlamdan hareketle, büyük bir düşünürün otoritesine dayanılarak kabul edilen ilke, önerme olarak da tanımlanır. Buna göre, bir felsefe okulunda, doğruluğu sınanmadan kabul edilmiş olarak, doğru diye öne sürülen, doğruluğundan asla kuşkulanılman görüş ya da öğretilere dogma adı verilir.
Determinizim
Evrende olup biten her şeyin bir nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini fiziksel evrendeki ve dolayısıyla da insanın tarihindeki tüm olgu ve olayların mutlak olarak nedenlerine bağlı olduğunu ve nedenleri tarafından koşullandığını savunan anlayış. Evrendeki her sonucun, her olayın gerçekte bir nedeni ya da nedenleri bulunduğu görüşü; doğanın nedensel yasalara tabi olduğu ve evrende hiçbir şeyin nedensiz olmadığı düşüncesi.
Buna göre sırasıyla, a) Hiçten hiçbir şeyin çıkmayacağı ya da hiçbir şeyin mutlak olarak yok olup gitmeyeceği ilkesiyle, b) Hiçbir şeyin koşulsuz bir biçimde ve düzensiz olarak ortaya çıkamayacağı ilkesinden meydana gelen bir görüş olarak determinizm, her şeyin kendisinin dışındaki başka bir şey tarafından yasalara göre belirlendiğini iddia eder.
İki ayrı determinizmden söz edilebilir: 1- Her olayın bir nedeni bulunduğunu bundan dolayı özgürlük ya da irade özgürlüğü diye bir şeyin olamayacağını savunan katı determinizm. Bu anlayış, tarihte ya da insan yaşamında söz konusu olan nedenleri yeterince geriye giderek araştırdığımız takdirde, insanın denetimi dışında kalan, insanın üzerlerinde hiçbir etkisi bulunmayan temel nedenleri bulabileceğimizi öne sürer. Bu tür bir katı determinizm, yazgıcılığa çok yaklaşmakla birlikte, yazgıcılıktan, insanların geleceği değiştiremeyeceklerini öne sürmemek bakımından farklılık gösterir.
Katı deterministlere göre, insanların hiçbir etkide bulunamadıkları, onların denetimleri dışında kalan belirli nedenler, insan varlıklarının oldukları gibi olmalarını ve bu arada eylemlerini belirlemiştir. Başka bir deyişle, onlar, insan varlıklarının hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerini söylemekten çok, insanların şeyler üzerinde etkide, eylemde bulunma tarzlarının kişisel yapı ve mizaçlarının sonucu olduğunu, söz konusu yapı ve mizaçların ise insanların etki edemedikleri etmenler ve koşullar tarafından belirlendiğini öne sürerler. Katı deterministler, buna göre, her olayın, her eylem ve her sonucun, kısacası her şeyin bir nedeni varsa, bu takdirde, insanın düşünceleri, duyguları, arzuları, seçimleri ve kararları da dahil olmak üzere, her şeyin belirlenmiş olduğunu iddia ederler.
Katı deterministler buna ek olarak, insan varlıklarının hiçbir şekilde etkide bulunamadıkları nedenler tarafından belirlenmiş olan bir dünyaya geldikten, genetik yapılarına seçerek ve isteyerek sahip olmadıkları ve içinde bulundukları durumlar ve fiziksel olaylarla başka insanların eylemlerine bağlı olduğu için, bizim özgür olduğumuzun hiçbir zaman söylenemeyeceğini belirtir.
2- Yumuşak determinizm ise, evrensel bin nedenselliğin geçerli olduğunu kabul etmekle birlikte, katı determinizmden farklı olarak, bu nedenselliğin bir bölümünün insandan kaynaklandığını, dolayısıyla insan için belli bir özgürlüğün mümkün olduğunu savunur. Buna göre, insanlar, akıl ve iradeleriyle bazı eylemlerine isteyerek neden olurlar, bundan dolayı, insanların belli bir özgürlükleri vardır.
Yumuşak determinizmin burada sözünü ettiği özgürlük, sınırlı bir özgünlüktür. Bu anlayışa göre, hiç kimse tam olarak özgür değildir; insanlar, kendi arzularına göre, keyfi olarak eyleyemezler. Örneğin, biz kendimizi başka varlıklar haline getiremeyiz ya da oksijensiz yaşayamayız. Özgürlük vardır, ama evrensel nedensellik içinde ve söz konusu nedensellikten dolayı vardır.
Nasîrüddin el-Tûsî
Geometri, trigonometri ve astronomi başta olmak üzere bilimin ve felsefenin çeşitli alanlarında çalışmalar yapan, Nasîrüddin el-Tûsî (1201-1274) Tûs kentinde doğmuş ve yapıtları ile hem Doğu hem de Batı bilimini derinden etkilemiştir. Bir ara Hasan Sabbah'ın yönetimi altındaki İsmailîler tarafından Alamut Kalesi'ne kaçırılmış ve hapsedilmiştir. Hulagu 1256 yılında burayı ele geçirdiğinde, el-Tûsî'yi kurtarmış ve kendisine vezir yapmıştır.
El-Tûsî geometriyle ilgilenmiş ve Eukleides'in beşinci postülasını, yani koşutlar postülasını yeterince doyurucu bulmamış ve Eukleides'in ifadesi yerine başka bir ifade kullanmayı tercih etmiştir; el-Tûsî Postülası, olarak tanınan bu ifade şu şekildedir: "Bir D doğrusu üzerinde aynı yönde olmak üzere sıra ile işaretlenmiş P1, P2, P3, ... noktalarından D ile aynı düzlemde bulunan diğer bir D' doğrusuna dik olarak indirilen doğru parçalarının uzunlukları düzenli bir biçimde küçülür veya büyür." El-Tûsî bu postülayı kanıtlamaya çalışmış, ancak bu girişiminde doğal olarak başarılı olamamışsa da, postülanın ne olduğunun aydınlığa çıkmasına ve Eukleides dışı geometrilerin kurulmasına zemin hazırlamıştır.
El-Tûsî de, Pythagoras Teoremi'ne ilişkin yeni bir kanıtlama geliştirmiştir. Buna göre, bir ABC diküçgeninin kenarlarıyla hipotenüsü üzerine birer kare çizilerek (Şekil-1)'de görülen şekil çıkarılır. Kanıtlanacak eşitlik,
CB2 = CA2 + AB2 veya a2 = b2 + c2'dir.
GAL üçgeninin alanı, ABC üçgeninin alanına eşit olduğundan, LA = BC = a'dır ve GAL = ABC = CAM olacağından, L, A, M, K noktaları, bir doğru üzerinde bulunur. Öte yandan, ACD'L paralel kenarının alanı, b2'ye ve bu da CMKD dikdörtgeninin alanına eşit olduğundan, CMKD dikdörtgeninin alanı da, b2'ye eşit olur. Buna benzer düşüncelerle, ABE'L paralel kenarının alanı c2'ye veya MBEK dikdörtgeninin alanına eşit olacağından, MBEK dikdörtgeninin alanı c2'ye eşit olur. Öte yandan, Alan (CMKD) + Alan (MBEK) = a2 olduğundan, a2 = b2 + c2 eşitliği sağlanmış olur.
Trigonometriyle ilgili çalışmaları ise çok daha önemlidir. Bilindiği gibi Eskiçağ'da Yunanlılar, açıları kirişlerle ölçüyorlardı ve kirişler, yeni trigonometrik eşitliklerin veya bağıntıların oluşturulması açısından çok verimli olmadıkları için, yoğun işlemlerin yapılmasını gerektiriyorlardı; kirişlerle işlem yapmanın bu mahsûrunu kavrayan Müslüman matematikçiler, kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant, sekant ve kosekant gibi trigonometrik fonksiyonları kullanmak yoluyla işlemleri kolaylaştırdılar ve trigonometri alanında büyük gelişmelerin önünü açtılar.
El-Tûsî dönemine gelindiğinde,
sin (A+B)= sin A . cos B + sin B . cos A ve sin (A-B)= sin A . cos B - sin B . cos A eşitlikleri biliniyordu.
Kenar açı bağıntısını, yani Sinüs Teoremi'ni bulan matematikçi ise el-Tûsî olmuştur. İslâm Dünyası'nda Ebû'l-Vefâ gibi diğer bazı bilim adamlarının da bu teorem üzerinde çalıştıkları bilinmektedir.
Bilindiği gibi, Müslümanlar, başlangıçta trigonometriyi, astronomiye ilişkin araştırmaları ve hesaplamaları esnasında kullandıkları için, bu alandaki bilgi birikimlerini astronomiyle ilgili yapıtların başında sergilemeyi uygun bulmuşlar ve trigonometri üzerine bağımsız eserler yazmamışlardı. Alanın ilk bağımsız eseri, Nasîrüddin el-Tûsî'nin Şeklü'l-Kattâ (Kesenler Teoremi) adlı kitabıdır; bu kitapla birlikte, trigonometri astronomiden ayrılmış ve matematiğin bir dalı olarak görülmeye ve değerlendirilmeye başlanmıştır. Avrupa'da bu disiplinin bağımsız hale gelebilmesi için 15. yüzyıla kadar beklemek gerekmiştir.
Nasîrüddin el-Tûsî, Hülâgu'nun isteği ve desteği üzerine, Merâga'da çağını aşan bir gözlemevi kurmuş ve oldukça duyarlı gözlemlerin yapılmasına olanak sağlayan gözlem araçları yaptırmıştır. Batı'da bu ayarda bir gözlemevinin kurulması için 16. yüzyıldaki Tycho Brahe'nin gözlemevinin kurulmasını beklemek gerekecektir. Bu gözlemevinde duyarlı gözlemler yapılmış ve bu gözlemlere dayanarak Zîc-i İlhânî (İlhan'ın Zîci) adlı bir astronomi eseri yazılmıştır. Nasîrüddin el-Tûsî, Batlamyus'un Yermerkezli Dizgesi'ni eleştirmiş, yanlışlarını göstermiş, ve yine Yermerkezli başka bir dizgenin tasarımını vermiştir. Bu dizge başarılı olamamış, ancak Kopernik Dizgesi'ne giden yolu açmıştır.
Bilindiği gibi, Batlamyus tarafından geliştirilen ve taşıyıcı ve dışmerkezli düzenekler yardımıyla gezegenlerin ve yıldızların hareketlerini matematiksel olarak açıklamaya çalışan astronomik dizge, Ortaçağ İslâm Dünyası'nda hem fiziksel hem de matematiksel yönden eleştirilere maruz kalmıştır.
Birçok Müslüman düşünür ve araştırmacı, bu dizgede Batlamyus'un, taşıyıcı ve dış merkezli düzenekler kullanmak suretiyle, Yer'i Evren'in merkezinden kaydırmasını eleştirmiş ve Batlamyus'u, Aristoteles fiziğinin ilkelerine uymamakla suçlamıştır.
Diğer taraftan, Batlamyus Dizgesi'nin sadece fiziksel yönden değil, matematiksel yönden de yetersiz olduğunu gösteren bazı noktalar bulunmaktadır. Meselâ, Ay'ın ve Merkür'ün düzensiz hareketlerinin açıklanabilmesi için, Batlamyus'un dizgeye yeni daireler eklemesi ve bu yolla gözlem sonuçları ile işlem sonuçlarını uzlaştırmaya çalışması, böyle bir yetersizliğin sonucu olarak değerlendirilmiştir.
Nasîrüddin el-Tûsî de, bu doğrultuda çalışan Müslüman astronomların başında gelmektedir; Batlamyus Dizgesi'nin sorunlarını görmüş ve bu sorunları giderecek yeni bir düzenek önermiştir. Bu düzenek, biri diğerine içten teğet olan ve ters yönlerde, eşit hızlarla devinen iki daireden oluşmuştur; bu dairelerden dışta bulunanın çapı, içte bulunanının çapının iki katı olduğundan, küçük daire üzerinde bulunan bir nokta, büyük dairenin çapı boyunca hareket etmektedir. Bu sayede iki dairesel hareketin bileşiminden doğrusal hareketin oluşabileceğini kanıtlayan el-Tûsî, matematik alanındaki bu buluşunu astronomiye uyarlamış ve meselâ Ay'ın hareketini şöyle açıklamıştır:
Ay'ın, yani Şekil'deki B noktasının üzerinde dolandığı A merkezli taşıyıcı küre, çapı bu kürenin çapının iki katı olan bir küre ile çevrelenmiştir. İçte bulunan taşıyıcı kürenin hareketi, dışta bulunan kürenin hareketine eşit ve ters yöndedir; bu nedenle, düzenek devinime geçtiğinde, B noktası, yani Ay, büyük daire içerisinde CB doğrusu boyunca ileri ve geri gidecek ve sonuçta bir kapalı eğri oluşturacaktır. Böylece, "Tûsî Çifti" olarak adlandırılan bu matematiksel düzenek aracılığıyla, Nasîrüddin el-Tûsî, Batlamyus Dizgesi'nin aksine, Yer'i Evren'in merkezinden kaydırmadan, yani Aristoteles fiziğine karşı olan dış merkezli düzeneği kullanmadan gezegen hareketlerini açıklayabilmiştir.
Kindî
9. Yüzyılda Bağdad'da yaşayan Kindî (yaklaşık 796-870) Ortaçağ İslâm Dünyasının büyük filozoflarından birisidir. Arapça'ya çeviriler yapmış, matematik, astronomi, fizik ve kimya gibi bilimlerle de ilgilenmiştir. Optiğe ilişkin çalışmaları, Eukleides'in araştırmalarına dayanmaktadır.
Kindî, Câbir ibn Hayyân'ın aksine, metallerin aynı temel maddelerin birleşmesinden meydana geldiğini ve dolayısıyla birbirlerine dönüşebileceklerini savunan yapısal dönüşüm kuramına karşı çıkar. Ona göre, doğada bulunan metaller bileşik değil basittirler ve her birinin kendisine özgü nitelikleri vardır; birinin diğerine dönüşmesi veya dönüştürülmesi olanaklı değildir. Dolayısıyla simyevî işlemler aracılığıyla, bakır veya kurşun gibi değersiz metallerden altın ve gümüş gibi değerli metaller üretilemez.
Firavunlar
Eski Mısır'da esas olarak çok tanrılı bir din vardı ve bu din binlerce yıl hüküm sürmüştü.Halk hükümdarları geçerken "Ey biz canlıların tanrısı, yaşa, varol !" diye tezahürat yapardı. Yani hükümdarlarına (Firavun) ilahlık atfetmek gibi çok yanlış bir inanca sahiplerdi. Firavun, Tanrı'nın oğlu veya doğrudan doğruya yeryüzünde yaşayan bir nevi tanrı gibi kabul ediliyordu.
Firavunların saltanatı 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı.
Tahta çıktıktan 5 sene sonra 41 yaşında iken kendisinde çok büyük bir manevi değişiklik hasıl oldu. Tanrı'nın bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (Aton'un hadimi, yani hizmetkarı) olarak değiştirdi. Mısır'da o asırda halk tam 13 tanrıya inanıyordu.
Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği tanrı, kendi ifadesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın tanrısı idi. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi.
Akheneton, eski inancın baş şehri olan Teb şehrine karşılık yeni bir başkent kurdu ve adına "Aton'un ufku, Aton'un çevresi" anlamına gelen Akhetaton dedi. Ölünceye kadar bu şehirde yaşadı.
Akheneton'un bir şiiri
Tanrı uludur, birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh...
Ta başlangıçta vardı Tanrı,
Tek varlıktı o.
Hiç birşey yokken o vardı.
Herşeyi o yarattı (...)
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.Mısır'da adetlerEski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti).
Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'a yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav.) kadar uzanan o tek kaynağa bağlamak akla daha yatkın olacaktır.
Akheneton'a karşı ayaklananlar
Akheneton'a ilk karşı çıkanlar ve bu yeni inancı beğenmeyenler; din adamları yani rahipler oldu. Bunlar eski sistemin devamından çıkar sağlıyorlardı. Mısır halkından bir kısmını da arkalarına alarak firavunu dinsizlikle suçladılar.
Akheneton öldükten sonra yerine geçen Tutankhaton, rahiplerin isteklerine boyun eğdi. Adını Tutankhamon (Bazı kitaplarda Tutankamon olarak geçer) yaparak, başkenti eski yerine taşıdı ve eski din tekrar serbest oldu. Hz. Musa gelene kadar batılın hükmü Mısır'da sürecektir.
Hiyeroglif İ.Ö. 3000'e doğru güneyliler, krallarının önderliğinde kuzeyi fethettiler ve "her iki toprağın" birliğini sağladılar."Akrep kral" olarak anılan bu kraldan sonra, yerine firavunlar uygarlığının gerçek öncüsü ve başkent Menfis'in kurucusu olan Menes geçti. Bütün vadiye egemen olan bu kral, başında iki taç taşırdı. İlk firavun sülalesi böylece kurulduktan sonra, din ve yönetim işleriyle toplumsal düzenin aşağı yukarı kesin yapıları saptandı. İlk iki sülalenin kralları This kökenliydi ve istekleri üzerine, öldüklerinde Abidos ile Sakkara'ya gömülüyorlardı.
Bu dönemde altın, bakır ve fildişi işleme sanatı giderek yaygınlaştı, yazı piktografiye (kavramları resimler yada simgeler aracılığıyla anlatan sistem) dayanmaktan çok hiyeroglif bir nitelik kazandı: Artık firavunlar evrenin yoluna koyulmuştu.
Eski İmparatorluğun (İ.Ö. 2780-İ.Ö. 2380) ilk yıllarında kralın resmî unvanı, yani krallık protokolü, beş ayrı addan oluşmaya başladı. Son iki ad, yatay bir çubuk üstünde bulunan bir çeşit halkanın üstüne yazılıyordu. Oval biçimde olan ve Eski Mısır uygarlığı uzmanları tarafından kartuş diye adlandırılan bu motif, "Güneşin çevrelediği şeyi", bir başka deyişle evreni simgelemekteydi. Mısırlıların inanışına göre de, evrenin sahibi firavundu.
Aşağı yukarı her dönemde Tanrı görünümünde (tanrılar gibi bir tacı, sakalı ve asası vardır) canlandırılan firavun adı, metinlerde "Re'nin oğlu"(değişik kaynaklarda "Ra" diy gçmektedir), efsaneye göre Mısır'ın ilk hükümdarı olan tanrı Horus'un görevinin mirasçısı olarak geçer. XVIII. sülaleden (İ.Ö. 1580-İ.Ö 1314) başlayarak firavunlar doğrudan doğruya tanrılar kralı Amon-Re'den geldiklerini ilan etmişler ve kraliçe Haçepsut tahta çıkışını (İ.Ö. 1505-İ.Ö. 1483) yasal kılmak için, Deyr-ül-Bahri'de bulunan tapınağın bir duvarına, kendisini doğurmak amacıyla annesinin tanrı Amon-Re'yle cinsel birleşmesini canlandıran bir resim yaptırmaktan kaçınmamıştır.TutankamonEski Mısır inanışına göre tanrıların çocuğu ve kendi de tanrı olan firavunun görevi, gerçeğin, adaletin ve dünyadaki güçlerin kusursuz uyumunun tanrıçası Maât'ın simgelediği biçimde, evrensel dengeyi sağlamaktı. Bir firavun öldüğü zaman, Maât tehlikeye giriyor, kaos egemen olamaya çalışıyor ve yalnızca yeni bir firavunun tahta çıkması, dünyanın, yarı-tanrıdan yaratılışı sırasında edilen uyumu bulmasına ve evrensel dengeyi kurmasına olanak sağlıyordu. Ayrıca firavun, Güneş'in doğuşunu ve Nil'in taşkınlarındaki düzenliliği sağlayan kişiydi. Tanrılar katında insanın tek temsilcisi sayıldığından (din adamları yalnızca firavunun temsilcileriydiler), tapınaklardaki kabartmalarda dinsel törenleri uygulayan kişi hep firavun olarak canlandırılmıştır.
Dinsel törenlere, dev heykellere ve kralın propagandasını yapmak için oluşturulmuş metinlere bakılırsa, Mısır halkının gerçekten firavunlarını yeryüzünde yaşayan bir tanrı saydıklarına inanılabilir. Oysa, anlatılandan ve tarih yıllıklarından, bu görüşün doğru olmadı anlaşılır: Uyruklarının gözünde kral, eylemlerine bakılarak yargılanan bir insandır ve her insan gibi yanılgıya düşebilir. Yönetimde yükümlülüklerinin bir bölümünü vezirine aktarmıştır ama, her alandaki (adalet, güvenlik, ordu, iç ve dış siyaset) karar verme ayrıcalığı ondadır. Dolayısıyla resmî ideolojinin, firavunu tanrısal özellikli ve doğaüstü güçlü bir varlık olarak tanıtmasın karşın, halkının ona bütün güçleri elinde toplamış bir devlet başkanı gözüyle baktığı söylenebilir.
Hasidism
Eğer engellenmemiş olsaydı, Sabetaycılığın Yahudi dininin sonunu getireceğini ileri süren din tarihçileri bulunmaktadır. Sabetay Sevi'ye odaklanan mesihçi beklentilerin yaratığı düş kırıklıklarına karşın bu akım, yalnızca bazı ileri görüşlü din adamlarının teozofik amaçlarını yanıtlamakla kalmayıp, Talmudistlerin kuru yorumlarıyla yetinmeyen ve yönetici sınıfların sosyo-ekonomik baskısından bunalan Yahudi kitlelerinin gereksinimlerini de karşılamıştır. Benzeri bir durum Litvanya, Belorusya ve Ukrayna topraklarını da içeren Lehistan Krallığı için de geçerli olmuştur. XVIII. Yüz yılda ortaya çıkan ve Luria Kabbalasını kendi düşünsel kuramlarının temeli olarak alan Hasidizm akımı Lehistan'da etkin olmuştur.
Hasidizm, olası en düşük düzeyde bir örgütlenme ile yoğun biçimde propaganda ve vaaz yöntemlerini kullanan, bilgili üyelerden oluşan küçük gruplara dayanan bir kitle akımıdır. Söylentilere göre, Hasidizm akımının kurucusu "İyi Adın Üstadı" (Ba'al Shem Tov - Tanrı'nın dile getirilemez adını bilen kişi) lâkabıyla tanınan Israel ben Eliezer'dir. Eliezer 1700 dolaylarında dünyaya gelmiş ve 1760 yılında Güney Polonya'da ölmüştür. Kendi döneminin ortodoks Yahudiliği hakkında iyi bir eğitime sahip olmamasına karşın, olağanüstü manevî nitelikleri olan ve yalnızca sıradan insanları değil, entellektüel kesimi de yandaşları arasına alabilen etkileyici bir kişiliğe sahipti. Hakkındaki efsanelerin yoğunluğu, büyük olasılıkla hiç bir zaman sistemli biçime dönüştüremediği kişisel öğretisi üzerine ayrıntılı bilgi edinmeyi engellemiştir. Doğu Avrupa Yahudiliğinde XVIII. yüz yılda etkinlikleri giderek yoğunlaşan gezgin vaizlerin yöntemlerinden esinlenen Eliezer, öğretisini yaymak için, gündelik yaşamdan ve folklordan aktardığı öyküleri kullanarak kutsal metinleri yorumlama yöntemini benimsemişti. Bu yöntem Hasidizmin değişmez niteliklerinden biri olacaktır. Ancak, akımın tüm otantik kuramlarının ve öğretilerinin, bu tür öykü ve fıkralara yansıdığını düşünmek abartılı bir yaklaşım olur. Temel öğreti çalışmaları, Hasidik hahamlarca Torah üzerine verilen haftalık vaazlarda ve ritüellerde ifadesini bulur. Neredeyse her haham, kendine özgü ekleme ve yorumlarla Hasidik öğretiyi etkilemiştir. Bu nedenle, akımın ilk üç nesli kapsayan döneminde, Hasidizm öğretisi büyük ölçüde çeşitlenmiş ve farklılaşmıştır. Yine de, Hasidizm akımının ortak temel çizgilerini belirlemek olanaklıdır.
Kuramsal olarak, Hasidizmin kökleri Luria Kabbalasından çıkmaktadır. Ancak, Hasidizme özgü olan kavram "Tanrı ile birlikte olmak" (Devequt) kavramıdır. Devequt, tüm Yahudiler için bir amaç ve değişmez bir görevdir ve her koşul altında insan varlığının tümüyle manevî değerlere dayanmasını gerektirmektedir. Bu gereklilik, Kabbala'nın düşünsel kavramlarının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılar. Tüm ağırlık, inanan kişinin iç yaşamına verilmelidir. Kozmik dramın sahnesi artık Sefira'lar evreni değil, insanın iç yaşantısıdır. Buna ek olarak Hasidizm, Luriacı "restorasyon" (Tiqqun) öğretisinin bir parçası olan diğer bir gerekliliği de toplumsal bir gerçeklik biçimine dönüştürür: grubun dinsel yaşamı ve örgütlenmesinin merkezine, tartışılmaz bir yetkeyi, doğaüstü güçleri olan bir önderi, "Tzaddik"i yerleştirir. Böylece Hasidizm, başarılı olduğu her yörede, tartışmasız bir manevî yenilenme yaratmıştır. Oysa madalyonun diğer yüzü, giderek kişisel kültler biçimine dönüşen hahamlar arası çekişmelerin varlığını, Hasidik toplulukların kendilerini çevreleyen toplumdan soyutlandığını, bunun yarattığı kötü sosyo-ekonomik koşulları ve kendilerini soyutlayan Yahudilere karşı oluşan düşmanlığı ortaya koymaktadır.
İlk günlerinden başlayarak Hasidizm, Sabetaycılığın etkisiyle aşırı hassaslaşan resmî Talmudçu Yahudi yetkililerinden büyük direnç görmüştür. Hasidizm yandaşlarının ritüelik kurallara sıkı sıkıya bağlı davranışları, "Rakipler" (Mitnaggedim) tarafından kabul edilemeyecek bazı özellikler göstermekteydi: Tzaddik'e koşulsuz boyun eğmeleri, sinagoglara devamsızlık yaparak kendi aralarında toplanmaları, dinsel törenlerin değiştirilmesi, gündelik giysilerle dua edilmesi, Talmud'un incelenmesi yerine gizemci meditasyonun yeğ tutulması bu özelliklerin önde gelenleriydi. Yine de, Hasidizm ile Talmudizm arasındaki bu çekişme bir bölünmeyle sonuçlanmadı. Üç nesil boyunca süren çekişme yerini, açıkça dile getirilmemiş, kendiliğinden bir uzlaşmaya bıraktı. Ancak, iki taraf da aralarındaki farklılıkların silinmemiş olduğunun bilincindeydiler. Varılan bu uzlaşma, genel olarak Hasidizmin yararına olmasına karşın, Hasidizmin eğitim konusunda bazı tavizler vermesine yol açtı.
Hasidik grupların iç örgütlenmeleri, II. Dünya Savaşının Doğu Avrupa Yahudiliği üzerindeki yıkıcı etkilerine karşın, ayakta kalabilmelerini sağladı. Savaş sonrasında, tüm önemli Hasidizm merkezleri Amerika'ya taşınmak zorunda kaldı. Hasidizm, hem ekonomik nedenler ile, hem de Sionizm'e ve İsrail Devletine karşı neredeyse düşmanlığa varan tutumundan dolayı, Filistin yerine Amerika'yı tercih etti. Bu gün, Amerika'da Hasidizme bağlı en ünlü ve en etken grup, merkezi New York'ta bulunan ve Rusya'daki tanınmış Lyubavichi Hasidizm okulundan adını alan Lubavitcher'lerdir.
Kabbala
Kabbala, XII. yüz yıldan başlayarak Yahudi gizemciliğini tümüyle etkisi altına almış olan ezoterik bir akımdır. Her zaman temelde sözlü bir gelenek olan Kabbala, İbranice'de sözcük anlamı olarak da "gelenek" karşılığını taşımaktadır.
Gizemci deneyimlerin içerdiği olası kişisel tehlikelerden kaçınabilmek amacıyla, Kabbala öğretisine ve uygulamalarına inisiyasyon mutlaka bir önderin, bir yol göstericinin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilmelidir. Her yönüyle gizemci bir öğreti olan Kabbala'nın, özünde Tanrı'nın Musa'ya aktardığı "ilâhî vahy" olan Torah'ın (Tevrat) yazılı olmayan gizli bilgilerini içerdiği ileri sürülmüştür. Yahudiliğin temel ilkesinin Musa yasalarına uyum olmasına karşın, Kabbala'nın insana doğrudan Tanrı'ya ulaşma yollarını sağladığı varsayılmıştır. Bu bakımdan Kabbala, bir çokları tarafından tehlikeli biçimde kamutanrıcı (panteist) ya da sapkın olarak nitelendirilen gizemci yaklaşımlar içeren bir dinsel boyutu Yahudiliğe katmıştır.
Köken
Kabbala'nın kökeni İ.S. I. yüz yılda Filistin'de filizlenen"Merkava" (ya da Merkabah) gizemciliğine kadar geri götürülebilir. Merkava gizemciliğinde temel uğraş, Eski Ahit'te peygamber Ezekiel'in düşlediği "ilâhî taht" ya da "araba" (merkava) hakkında derin düşüncelere dalmak ve bu sayede çoşku içinde kendinden geçmektir.
VII. ve XII. yüz yıllar arasında uygulama alanı Filistin'den Babilonya'ya kayan ve yoğun biçimde Gnostik inançların etkisi altında kalan Merkava gizemciliğinde asıl amaç, Tanrı'nın tahtını ve göksel düzeni düşleyebilmektir. Gizemci Merkava yazımında, çoşku içindeki ruhun yükselişi, düşman meleklerle dolu "yedi küre"yi ya da "yedi gök katını" aşmak için yapılan tehlikeli bir yolculuk olarak tanımlanmaktadır. Ruhun bu yolculuktaki amacı, merkava'nın üzerinde bulunan ilâhî tahta ulaşmaktır.
"Tzenu'im" adı verilen Merkava uygulayıcıları, özel ahlâk niteliklerine sahip olan az sayıda seçkin kişilerdi ve sürekli oruç tutarak kendilerini gizemci deneyimlere hazır tutmaları gerekliydi. Bu seçkinlerin yapacağı başarılı bir düşsel yolculuk için her şeyden çok "mühür" olarak tanımlanan bazı büyülü sözlerin ve formüllerin kullanımı zorunluydu. Bu büyülü sözler, her bir gök katının kapısında bekçilik yapan melekleri yatıştırmak için gerekliydi. Hatalı bir "mühür" kullanımı, önemli yaralanmalara, hattâ korkunç ölümlere yol açabilirdi.
Talmud'a göre, Merkava uygulamasına kalkışan dört kişi arasından biri ölmüş, diğeri delirmiş, öteki dinden çıkmış ve yalnızca Rabbi Akiba ben Joseph gerçek bir düşsel deneyime nail olmuştur. Merkava uygulayıcıları kimi zaman "Doğaüstü Dünyanın Gezginleri" olarak da adlandırılırlardı. Bu gizemci akımın en eski iki yazımsal kaynağı; Rabbi Akiba'ya ait olduğu sanılan "Küçük" ve Rabbi Ishmael ben Elisha'ya ait olduğu sanılan "Büyük" metinlerdir. Ayrıca, "Enoch'un Kitabı" ve Tanrı'nın oldukça abartılı antropomorfik (insan biçimli) betimlemelerini içeren "Shi'ur Qoma" (İlâhî Boyutlar) adındaki metinler de Merkava geleneğine aittirler.
Yasa
1- Şeyleri belirlediği kabul edilen ilke; doğal olayları birbiri etme bağlayan zorunlu ilişkiyi ortaya koyan genel prensip. Doğadaki olaylar arasında hüküm süren sürekli ilişki. 2- Bir bütünü meydana getiren öğelerin işleyişini yöneten zorunlu ve sürekli bağıntı.
3- Toplumsal yaşamı ve insan eylemlerini düzenleyen normlar, kurallar; belli bir otoriteye dayanılarak konan ve birtakım yaptırımlarla desteklenen ilkeler bütünü.
Bu bağlamda, Tanrı tarafından konan ve vahiy yoluyla insanlara bildirilen, insanların birbirleriyle ve yaratıcılarıyla olan ilişkilerini düzenleyen yasaya tanrısal yasa denmektedir. Buna karşın, insan iradesinin insana tüm insanlar için geçerli olacak şekilde buyurduğu evrensel ahlâk kuralları bütününe ahlâk yasası, bir toplumda yasama organı tarafından çıkarılan, toplumsal yaşamı ve insan etkinliklerini düzenlemeyi, denetlemeyi amaçlayan bağlayıcı kurallara hukuk yasa, doğal olaylar arasındaki sürekli ve düzenli ilişkilere doğa yasası, doğa bilimlerinin konu aldığı sürekli düzenliliklere de bilimsel yasa adı verilmektedir.
Bu bağlamda, en iyi bilinen ve en çok kullanılan açıklama türü olarak, açıklanma ihtiyacı duyan nesne ya da olgunun bir yasaya uyduğunu göstermekten oluşan açıklama türüne yasayla açıklama adı verilir. Bu anlayışa göre, örneğin, bir parçası suya batırılmış olan bir sopa. Snellin kırılma yasası temele alınarak, bir gezegenin konumu Kepler’in birinci ya da ikinci yasasına göre açıklanabilir.
Yeni Sol
1950'lerde oluşan ve Sovyetlerin Macaristan'ı 1956, Çekoslovakya'yı da 1968 yılında işgal etmeleriyle birlikte güç ve ivme kazanan, Soğuk Savaş dönemine özgü, entelektüel ve politik hareket.
Marksist düşünce geleneklerinden esinlenmekle birlikte, Eski Sol diye tanımladığı, Troçkizm, Stalinizm, Maoizm ve anarşizm gibi geleneksel sol görüşler ve Sovyet yanlısı ideolojilerle arasına bir mesafe koyan Yeni Sol, kapitalizme ve Batılı demokrasilerin politik sistemlerine olduğu kadar, Doğu ve Batı Avrupa'daki komünist partilerin resmi Marksist ideoloji ve politikalarına şiddetle karşı çıkmıştır.
Birçok düşünürün görüşlerini kapsayan ve endüstri toplumlarının radikal bir eleştirisini yaparak sosyalist ideolojiyi yeniden canlandırmaya çalışan entellektüel hareketler.
Yeni sol 1950'lerde Marksistler arasında doğmuştur ve bu doğuşta en önemli faktör, kapitalizme duyulan antipatiye ilaveten sosyalist ülkelerdeki sosyalizm tatbikatından kaynaklanan hoşnutsuzluktur. Yeni sağ gibi yeni sol da esas itibariyle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da gelişmiştir.
İngiltere'de bu hareket zamanla önemli bir sol entelektüel kaynak olan New Left Review dergisinin kuruluşuna yol açmıştır. Avrupa'da en tesirli olduğu yer Fransa'dır. Başta Sartre olmak üzere tanınmış sosyalist Fransız entelektüeller ülkenin fikir hayatında gittikçe daha etkili olmakla kalmamış, aktivist olarak da sahnede yer almışlardır. 1968'in meşhur öğrenci ayaklanmaları birçok bakımdan Yeni Sol'un bir ürünü olmuştur.
Yeni Sol Sovyet tipi sosyalizme karşı çıkmıştır. Genellikle genç Marx'ın hümanist yazılarından ve anarşizmden etkilenmekle beraber kendi içinde hatırı sayılır bir çeşitlilik göstermiştir. Bütün yeni sol hareketlerde ortak olan birkaç noktanın yine de teşhis edilmesi mümkündür. İlki, Batı'nın liberal kapitalist sisteminin baskıcı bir sistem olarak teşhisi ve reddidir.
İkincisi, yerleşik iktidarın/gücün tasfiyesi için bütün kurumların demokratizasyonudur. Bu demokratizasyon sadece iktidar yapılanmalarıyla sınırlı kalmamalı sivil toplumun neredeyse her alanına da yayılmalıdır. "Radikal demokrasi" ve "katılımcı demokrasi" teorileri bir anlamda bu anlayışın yansımalarıdır. Üçüncü olarak, ikinci unsurla bağlantılı biçimde, kişisel özerkliğin en önemli şey olarak kabul edilmesidir.
Burada bir çeşit bireycilik vardır ama, bu bireycilik bireyin toplumsal bağlardan kurtarılarak atomize edilmesine yol açabilecek bir "kurtuluşçu" (emoncipation-liberation) bireyciliktir. Dördüncüsü, geleneksel sosyalist teoride işçi sınıfına biçilen öncü rolden duyulan hayal kırıklığıdır. İşçi sınıfının devrimci potansiyelini kaybettiğine -belki de hiçbir zaman böyle bir potansiyel kazanmadığına- inanan Yeni Sol düşünürler, öncülük rolünü toplumun hoşnutsuzlarına -öğrenciler, işsizler, marjinal gruplar-layık görür.
Yeni sol da eski solun temel özelliğini taşımıştır; yani, negatif/eleştirel bir tavır takınmakta hayli başarılı olmuş ama, eleştirdiği sisteme insicamlı ve fonksiyonel bir alternatif geliştirmeyi becerememiştir. Ekonomik kavrayıştaki zaaf ortodoks sosyalizmdekinden daha da derin görünmektedir. Feminizm ve ekolojik hareketlerin gelişmesinde çok etkili olmuş, ama etki alanı toplumun geniş kesimlerini kapsamaktan ziyade radikalleşmiş gençlik kesimleriyle sınırlı kalmıştır.
François Voltaire
1694-1778 yılları arasında yaşamış olan ünlü Fransız denemecisi, tarihçi ve filozofu.
‘Benim mesleğim, tüm düşündüklerimi yazmaktır’ diyen Voltaire 99 cilt eser vermiştir. Aydınlanmanın en önemli düşünürlerinden biri olan filozof, metafizik, din, siyaset ve ahlâkla ilgili görüşlerini, yazmış olduğu Dictionnaire Philosophique [Felsefe Sözlüğü]’nde ifade etmiştir. Voltaire’in diğer temel eserleri, Traitsurla Tolrance [Hoşgörü Üzerine İnceleme] ve Candide [İyimserlik Üstüne]’dir.
Voltaire Aydınlanma felsefesinin yeni hümanizminin en önemli temsilcisi, hatta sözcüsüdür. Ruhun ebedi saadetinden ziyade, bu dünyadaki mutluluğuna, metafizik yerine fiziğe, soyut fikirlerden çok gündelik yaşama önem vermiş olan filozof, Fransız Devriminin getireceği insan haklarının savunuculuğunu yapmıştır. Aydınlanmanın kimi aşırılıklarından sakınmaya da özen gösteren Voltaire’in burjuva düşünüşünün hem dinamizminin ve hem de sınırlamalarının en canlı örneği olduğu söylenir.
Bütün kötülüklerin kaynağı olan siyasi rejim türüne, bağnazlığın kaynağı olan dinlere ve insanları düş kırıklığına uğratmış olan metafiziğe şiddetle karşı çıkmış olan Voltaire, ateist değil de, bir deistti. O, insanların din yoluyla baskı altında tutulmalarına şiddetle karşı çıkmış ve Hıristiyanlığı bu bakımdan eleştirmiştir. Voltaire, birtakım inanç kavgaları içinde bulunan, vergi vermeyen ve birçok yurttaşı, manastırlarda her tür haktan yoksun bırakan bir dinin yanı başında, hiçbir yönetimin güçlü olamayacağını iddia etmiştir. O, ekonomik yaşama büyük bir önem vermiş, yaşadığı dönemde, dinin ticarete Voltaire’e göre, dinin egemen olduğu yerde, ahlâk da olamaz ve insana doğanın önerdiği amaçların bağımsızlığı düşüncesine aykırı düşen hiçbir dinin değeri yoktur.
İnsanın doğası itibariyle bir hayvan olduğunu, uygarlığın, kurmuş olduğu düzenle, insanın vahşi içgüdülerini yumuşatmak ve zincir altında tutmak için varlığa geldiğini ve uygarlığın idaresi altındaki insanın, vahşi, doğal haline göre, çok daha iyi bir yaratık olduğunu, kurumları meydana getiren insan olsa bile, kurumların da insanları disiplin altına aldığını savunan Voltaire, kralın despotizmine ve soyluların imtiyazlarına da karşı çıkmıştır. Voltaire’in felsefesi bu yönleriyle olumsuz bir felsefe gibi görünse de, o, ilerleme ve insanın gelişimi için beslediği sarsılmaz inancı, despotizme, savaşa, hoşgörüsüzlüğe, işkenceye, eşitsizlik ve adaletsizliklere yönelik eleştirileri ve eyleme çağrısıyla, aynı zamanda olumlu ve yapıcı bir felsefedir. Voltaire, dünyada çok fazla kötülük bulunduğunu öne sürerek, Leibnizin ‘dünyamızın mümkün dünyaların en iyisi olduğu’ görüşünde ifadesini bulan iyimser bakış açısına da karşı çıkmıştır.
Toplum Sözleşmesi
1- Toplumu meydana getiren bireylerin yükümlülükleri ve haklarının kökenlerini açıklayan sözleşme; doğa durumundan, bireysel ve egoist alışkanlıklarından vazgeçen bireylerin, kendi çıkarları yanında, genelin çıkarı ve iyiliği adına, bir toplum oluşturmak üzere, aralarında yaptıkları, ve kendi kendilerini yönetme haklarını hepsinin üzerindeki ortak bir hakeme devrettiklerini ifade eden yazılı olmayan anlaşma.
Politik yönetim istikrarlı bir işbölümü, partiler ve kurumlar olmadan yalnız başlarına varolan imgesel veya hipotetik bireylerin asgari düzeyde birtakım yükümlülükleri ve daha sonra da bu yükümlülükleri güçlendirip politik otoriteye bağlayan politik otoriteyi kabul ederek, bir toplum kurmak üzere yaptıkları düşünülen aynı ölçüde varsayımsal sözleşme.
2- Toplum sözleşmesinin modern düşünürlerin politik otoritenin bireyin onayına bağlı olduğu göstermek amacıyla geliştirmiş oldukları bir kurgu olduğu, filozofların bu kurguyla politik toplumun insanın yarattığı ya da inşa ettiği bir şey olduğunu göstermeyi amaçladıkları dikkate alındığında, sözleşme fikrini temele alıp, toplumun ‘doğa durumu’ndan bilinçli olarak uzaklaşan, kendilerinin ve bu arada genelin iyiliği için, birtakım özgürlüklerinden vazgeçen bireylerden meydana geldiğini öne süren teori ya da anlayış; toplumun kökeniyle ilgili rasyonel bir kabulün sonucu olarak, bireyin topluluktan, gruptan önce geldiğini ifade eden öğreti; devletin ve hukukun kökenini, bireyler arasında bilinçli olarak akdedilmiş bir sözleşmede bulan anlayış; bir toplumun üyelerinin birbirleriyle olan ilişkilerinde, devletin yönetimi altında karşılıklı sorumluluk ilkesine göre davranmak için anlaşma yapmış olduklarını bildiren ilke.
Toplum sözleşmesi düşüncesi Sofistlere ve Platona kadar geri gitmekle birlikte, o daha çok 17. yüzyılda bireyin toplumdan önce geldiğini göstermek, toplumun kökenini açıklamak ve ulus devletlerinin kuruluşu sırasında geleneksel otoriteyi mahkum etmek için kullanılmıştır. Hobbes, Locke ve Rousseau tarafından savunulan toplumsal anlaşma anlayışı Hume, Burke ve, toplumun bir sözleşmeye dayandırılamayacağını, zira toplumların oluşumundan önce, sözleşme diye bir şeyin olamayacağını savunan Hegel tarafından eleştirilmiştir.
Buna göre, toplum sözleşmesi teorisinin ilk savunucusu olan Hobbes, önce insanın doğa durumunu betimlemiş, tüm insanların söz konusu doğa hali içinde birbirlerine eşit olduklarını bu eşitliğin ise, herkesin kendi varlığını sürdürmek için istediğini yapmak durumunda olması anlamına geldiğini, özü itibariyle bencil olan insanda düzenli ve barışçıl bir toplum yaratma yeteneğinin bulunmadığını öne sürmüştür. İnsanın insanın kurdu olduğunu söyleyen Hobbes, söz konusu doğa halinin mutlak bir anarşiye, herkesin herkesle savaş durumu içinde olmasına neden olacağını belirtmiştir. İşte insanlar, varlıklarını sürdürebilmek için bu anarşi ve savaş durumundan sakınmanın kendi yararlarına olduğunu anlamışlar ve dolayısıyla bir toplum sözleşmesiyle, doğa durumundan uzaklaşıp, birtakım haklarından vazgeçerek ve özellikle de kendi kendilerini yönetme haklarını bir hakeme, yönetici bir güce devrederek, toplum kurmuşlardır. Hobbes’a göre zorunlu olan bu sözleşmenin, o bir şekilde güçlendirilmediği sürece, hiçbir değeri olamaz. Bu nedenle, haklarını bir sözleşmeyle egemen bir güce devreden akıllı insan varlıkları, egemen gücün bu ister bir kişi ya da ister bir meclis olsun en yüksek otoriteye sahip olmasına özen göstereceklerdir. Çünkü toplum ancak ve ancak sözleşmenin ürünü olduğu için, sözleşmeye taraf olmayan ve dolayısıyla sözleşmenin üzerinde olan yöneticinin gücü ve otoritesiyle anlam ve değer kazanır.
Doğa halindeki insanların Tanrı’nın yasasını tanıyıp, bu yasaya hürmet ve itaat ettiklerini savunan Locke ise, insanların bir toplum sözleşmesi yaparlarken, savaştan kurtulmak için barış ortamına yönelmiş olmadıklarını fakat daha çok uygar yaşamın avantajlarından yararlanmak için, doğal özgürlüklerinden vazgeçtiklerini söylemiştir. Bundan dolayı toplumsal sözleşmenin sonucu olan sivil toplum John Locke’a göre, insanların doğal haklarına kesinlikle saygı göstermelidir.
Aynı sözleşme görüşünü, ve insanın doğa halindeyken iyi özgür ve mutlu olduğunu, mutlak bir bağımsızlık hali içinde bulunduğunu, doğa insanının kimsenin kötülüğünü istemediğini kimseye fenalık yapmadığını, ihtiyacı olmayan hiçbir şeye göz dikmediğini insanda kendi türüne karşı bir sempati ve merhamet içgüdüsü bulunduğunu savunan Rousseau, biz insanların tümüyle özgür ve iyi bireyler olarak, toplumu meydana getiren bir toplum sözleşmesine girebildiğimizi belirtir. Rousseau geçmişte daha mutlu olan insanları doğa durumundan toplum haline gelmeye zorlayan nedenin zorunluluk ile özgürlük olduğuna, bunların ise, kendilerini içgüdü ve ihtiyaç şeklinde gösterdiğine inanıyordu. Bir insan bir toplum içine girdiği zaman bir dönüşüme uğrar; onun beni, doğa durumunda olduğu gibi mutlak bir özgürlükle değil de, paylaşmayla belirlenir; işte o, bu sayede bir yurttaş olup çıkar.
Bu bağlamda, sivil toplumu temellendirmek, devlet otoritesini meşrulaştırmak için, tarih öncesine dair bir hipotez olarak toplum sözleşmesinden yararlanan politik Öğretiye ise toplum sözleşmesi teorisi adı verilir. Toplum sözleşmesi öğretisi, 20. yüzyılda John Rawls tarafından yeniden canlandırılmıştır. Rawls’a göre adil bir toplum, insani öznelerin, rasyonel failleri uymaya hazır oldukları bir sözleşmenin tüm hükümlerini yerine getiren bir toplum olmak durumundadır.
Teokrasi
Tanrı anlamına gelen Yunanca theos sözcüğüyle, güç, iktidar anlamına gelen kratos sözcüklerinin bir birleşiminden meydana gelen ve Tanrı'nın tek yönetici, mutlak bir kudret sahibi biricik varlık olduğu, iktidarın Tanrı'dan geldiği ve bu iktidar ya da gücün, yalnızca Tanrı�nın yeryüzündeki elçisi tarafından kullanıldığı inancına dayanan siyasi toplum düzeni.
1- Dar anlamda: Lafzı olarak Tanrı'nın yönetimi, pratikte ve günlük lisanda din adamlarının yönetimi. Terim ilk olarak Yahudi tarihçisi Josephus tarafından Yahudi yönetim kavramını ifade etmek için kullanılmıştır.
Buna göre ilahi kanunlar hem dini ve hem de sivil yükümlülükler yaratır. Antik dünyadaki teokrasi tatbikatında din adamlarının (rahiplerin) yönetimi doğrudan doğruya üstlenmeleri yerine yargı ve yasama fonksiyonlarını sahiplenmeleri söz konusu olmuştur.
2- Geniş anlamda: Bir din adamları sınıfı doğrudan doğruya yönetim işini üstlenmese de yönetimde dini kural ve rimellerin halcim olması.
Teokrasinin ilk anlamdaki tarihi örnekleri Kadim İsrail ve Calvin yönetimindeki Cenevre'dir. Modern örnek İran'dır. Suudi Arabistan, Taliban Afganistanı, İsrail gibi ülkeler ikinci anlamda teokrasiye yakın duran örnekler olarak görülebilir
Tansiyon
Sözlük anlamı basınç ve gerginlik olan tansiyon sözcüğü, sağlık alanında önüne veya arkasına başka sözcük eklemeden kullanıldığında, atardamarların içindeki kan basıncını ifade eder.
Damarın içinde kanın akabilmesi için belirli bir basıncının olması gerekir. Bu basıncı, kalbin kasılmasıyla kanı damarların içine pompalaması ve atardamarların elastikliğiyle bu basıncı dengelemesi sistemleri oluşturur.
Kalp kasıldığı zaman atardamarların içine kanı belirli bir basınçla pompalar. Bu sırada damar içindeki basınç en yüksek düzeye ulaşır. Bu basınca tıpta sistolik basınç, halk arasında büyük tansiyon adı verilir.
Kalbin gevşemesiyle, damar içine pompalanan kan durur. İşte bu sırada devreye damarın elastikliği girer. Önce genişlemiş olan damar, kana bir basınç uygulayarak kalbin gevşemesi anında da kan akımını sağlar. İşte bu sırada oluşan en düşük basınca da tıpta diastolik tansiyon, halk arasında da küçük tansiyon denilir.
Bu basınç, 1 cm2 alanındaki cıva sütununun tabanına yaptığı basınçla karşılaştırılarak belirtilir. Örneğin bir kişinin tansiyonu 12 dediğimiz zaman, bu basınç 12 cm yüksekliğindeki cıva sütununun tabanına yaptığı basınca eşdeğerdir. Tıpta bu ölçüler, mm olarak belirtilir. Yani halk arasında 12-14 gibi cm cinsinden söylenen ölçüler tıpta 120-140 gibi, mm cinsinden ifade edilir.Normal tansiyon değerleri nelerdir?Tıpta genel olarak herkesin bünyesinin farklı olduğunu bilmek gerekir. Bu nedenle herkesin tansiyon ölçüm değerlerinin aynı olması beklenemez. Bu nedenle bir kişide tansiyonun yükselmiş ya da düşmüş olduğundan bahsedebilmek için, herhangi bir şikayetinin ya da hastalığının olmadığı dönemde tansiyonunun zaman zaman ölçülüp değerlerinin bir kenara kaydedilmesi yararlıdır.
Herkesin tansiyon değerlerinin farklı olduğundan bahsettik ama genel olarak normal kabul edilen sınırları da ihmal etmemek gerekir.
Yapılan uzun araştırmalar sonucu, yaşın artışıyla küçük değişmeler olmakla beraber sistolik (büyük) tansiyon için 120 ile 140, ya da Türkiye'de yaygın söylendiği gibi 12 ile 14 arası, diastolik (küçük) tansiyon için 70-90 ya da 7-9 arası olması halinde tansiyona bağlı olarak bir sağlık sorunu riski doğmadığı belirlenmiştir.Tansiyon nasıl ölçülür?Tansiyon ölçmekte kullanılan değişik aletler bulunmaktadır. En doğru ölçüm, zaman içinde ayarlarının değişmesi gibi bir sorun olmadığı için, cıvalı aletlerle yapılırsa da bunların kullanımı pek pratik olmadığı için diğer türdeki aletler tercih edilmektedir.
Tüm aletlerde prensip aynıdır. Kola sarılan ve içine hava gönderilerek basınç oluşturulan bir lastik torba (manşon), bu torbaya hava göndermek için kullanılan bir pompa ve lastik torbanın içindeki basıncı ölçen bir ölçü sistemi. Ayrıca damarda oluşacak nabız seslerini dinlemek için bir dinleme aleti (steteskop) da gereklidir.
Tansiyonu ölçülecek kişinin dinlenmiş ve sakin durumda olması gerekmektedir. Hızlı bir yürüyüşün ardından tansiyon ölçülmesi için bir süre dinlenmek gerekir. Rahat bir koltukta otururken, tansiyon ölçülen kolun kalp hizasında olmasına dikkat edilmelidir.
Böyle bir alet edindikten ve uygun ortamı sağladıktan sonra aletin manşon kısmı tansiyonu ölçülecek kişinin kolunun üst kısmına sarılır. Bu sırada, dirsek önü çukurunun tamamen açıkta kalmasına ve giysilerin kolu sıkmamasına dikkat etmek gerekir. Tansiyonu ölçülen kişi rahat bir şekilde ve kolu kalp hizasında olacak şekilde otururken, pompa ile basınç oluşturulmaya başlanılır. Aletin göstergesindeki rakam, kişinin daha önceden bilinen tansiyon değeri varsa bunun 20-30 mm üzerine, böyle bir bilgi yoksa 150-160 mm civarına kadar çıkartılır. Bu sırada dinleme aleti, dirsek önü çukurunun gövdeye yakın kısmına konulup, hafifçe bastırılarak (manşonun altına sıkıştırarak değil) nabız sesleri olup olmadığı dinlenir. Eğer sesler varsa kayboluncaya kadar basıncı arttırmak gerekir. Basın kaybolduktan sonra aletin havası yavaşça indirilerek nabız sesleri tekrar başlayıncaya kadar takip edilir. Seslerin ilk duyulduğu sırada aletin göstergesinde okunan rakam sistolik tansiyonu gösterir.
Sürekli dinlerken basınç azaltılmaya devam edilir. Seslerin artık duyulmamaya başladığı sırada göstergedeki rakam da diastolik tansiyonu gösterir.Düşük Tansiyon Nedir?Tıp dilinde hipotansiyon olarak adlandırılan düşük tansiyon, belirli bir düzeye kadar sorun yaratmaz. Tam tersine normalin biraz altında olması kalp-damar hastalıklarından uzak daha sağlıklı bir yaşam sürme nedenidir.
Düşük tansiyonun sorun olduğu durum, sistolik tansiyonun çok uzun süreler için 70 mm den düşük kalması halleridir. Böyle hallerde şok durumundan söz edilir.
Düşük tansiyonun en sık rastlanan şekli ortostatik hipotansiyondur. Kişinin oturur veya yatar durumda iken nomal düzeylerde olan tansiyonunun, ayağa kalkılınca düşmesi halidir. Bu durumda bir süre için beyine daha az kan gideceği için geçici olarak denge ve şuur bozuklukları ortaya çıkabilir. Sıvı kayıpları sırasında daha sık görülen bu durum sıvı açığının kapatılmasına rağmen devam ediyorsa veya yüksek tansiyon tedavisi altında olanlarda görülüyorsa bir doktora başvurmak gerekecektir.
Tango
Günümüzde tango, sadece belli bir kesimin tercih ettiği bir dans türü olarak benimsense de aslında tangonun ortaya çıkış öyküsü sıradan ve acılı insanlara kadar uzanıyor.
1800'lü yıllarda Arjantin'deki genelevlerden çıktığı bilinen tango, Latince dokunmak anlamına gelen "tangere" kelimesinden türüyor. Buenos Aires'e yerleşen milyonlarca göçmenin buraya kendi müziklerini, örf ve adetlerini beraberinde getirmesiyle hüzünlü serüvenine başlayan tango, büyük ümitlerle topraklarını terkeden, kendilerini büyük kentin karmaşası içinde bulan bu insanların duygularıyla ortaya çıkıyor.
Bu yıllarda yaşanan göçün olumsuz sonuçları, düş kırıklıkları, kadınları genelevlere sürüklerken, erkekler de içki kadehlerinde ve kadın kokularında tesellilerini aradılar. Tango müziği, onların yalnızlıklarını ve öfkelerini bir kat daha artırıp bir keder ve ölüm dansı olarak kabul edilirken, günümüzde de tutkunun ve aşkın dansı olarak efsaneleşiyor.
Tango, Arjantin’de zengin kesim tarafından bir alt kültür olarak kabul edilse de Parislilerin bu dansa olan ilgisi, Arjantin sosyetesinde tangonun önemsenmesine neden oldu. İlk olarak Carlos Gardel’in 1917 yılında her türlü argo ve erotizmden uzak sözlerle smokin giyerek tango söylemesi, müziği yavaş yavaş üst tabakalara doğru tırmanışı hızlandırdı.
Frigler
Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon'a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu'ya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200'lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadolu'ya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesi'nde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolu'nun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.
Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordion'a adını veren Gordias'tır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianos'a göre Gordias Thelmessos'lu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midas'ın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistanı'na dek yayılmıştır.
Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahya'dan Kızılırmak'a, Ankara'dan Denizli'ye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midas'ın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlar'dır. Midas, Asurlar'la barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistan'daki Delphoi Apollon Tapınağı'na armağan ederek Kıta Yunanistan'ı ile ilişkileri güçlendirir. Gordion'da yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir.
MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu'ya giren Kimmerler, önce bölgedeki Urartular'ı güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak'a kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaşamına son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler. Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midas'da (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)