Ocak 18, 2005

Karl Marx

Alman sosyalist kuramcı ve önder.Düşüncesi felsefe,iktisat,sosyoloji ve siyaset bilimi boyutlarını içerir. Yaşamını kapitalizm eleştirisine ve devrimci mücadeleye adamı; Friedrich Engels ile birlikte yazdığı Manifest der kommunistisehen Partei (1848; Komilnist Manifesto, 1920/Komilnist Manifesto ve Komilnizmin İlkeleri, 1991) cağımızın en etkili akımlarından birine adini ve temel siyasal programını vermiş; Das Kapital adli incelemesi bu programın ekonomik temelini oluşturmuştur. Kişisel yapıtlarıyla olduğu kadar Engels ile ortak çalışmalarıyla da temellerini attığı Marksizm, yalnızca bir kuram ya da yöntem değil, bütünsel bir dünya görüşünün ifadesi olmuştur. Gençliği ve düşüncesinin oluşumu. Yahudi asilli bir ailenin yedi çocuğundan biriydi. Avukatlık yapan babası büyük olasılıkla mesleğinde ilerleyebilmek için Protestanlığı benimsemiş, oğlunu da altı yaşına geldiğinde vaftiz ettirmişti. Ortaöğrenimini (1830-35) Trierde tamamlayan Marx, Ekim 1835te Bonn Üniversitesi’ne girdi. Orada bir yıl beşeri bilimler okuduktan sonra, 1836da Berlin Üniversitesi’nde hukuk ve felsefe öğrenimine başladı. Berlindeki en önemli deneyimi Hegelin felsefesiyle tanışmak oldu. Başlangıçta itici bulduğu Hegelci öğretinin devrimci öğrenci kültürünü derinden etkilediği bu dönemde , sonunda o da Doktorlar Kulübü olarak bilinen Genç Hegelci çevreye katildi. Grubun başlıca sözcüsü olan Bruno Bauer in üniversitedeki ilahiyat derslerini izledi. Bu arada Prusya yönetimi, hızla ateizme yönelen ve siyasal eylem den söz etmeye başlayan Genç Hegelcileri üniversitelerden uzaklaştırmaya girişmişti. 1832de Ludwig Feuerbachtan sonra, 1839da Bauer de görevden alindi. Marx'ın bu yıllardaki en yakın dostu olan Adolph Rutenberg ise, Genç Hegelcileri daha köklü bir toplumsal katliyama çağırıyordu. Bu elverişli, çelişmelerle dolu ortamda Marx'ın siyasal görüşleri liberal demokratlıktan başlayıp devrimci demokratlıktan geçerek sosyal demokratlığa ya da komünizme doğru gelindi. Kuramsal planda ise, gününde insanlığın bilim, düşünce ve kültür mirasının üç ana damarı sayılabilecek olan Alman felsefesi, İngiliz siyasal iktisadi ve Fransız sosyalizmi, önünde peş peşe açılan ve zamanla yeni bir sentezini ortaya koya cağı alanlar oldu. Marx, Demokritos ve Epikurosun felsefelerinin Hegelci çözümlemesine ayırdığı doktora tezini arkadaşlarının önerisi üzerine Jena Üniversitesi’ne sundu; Nisan 1841de doktorası kabul edildi. Gene 1841de Lud wig Feuerbacliin Das Wesen des Christen- tunis (Hıristiyanlığın Özü) adli yapıtını felsefede büyük bir olay olarak karşıladı. Feuerbachin Hegele yönelttiği maddeci eleştiriyi yerinde bularak, bundan böyle felsefe çalışmalarında Hegel’in diyalektik yöntemiyle Feuerbachin maddeciliğini birleştirmeye yöneldi. Prusyanin en gelişmiş sanayi bölgesi olan Kölnde, liberal burjuva muhalefetin yayın organı olarak yayın hayatına yeni atılan günlük Rheinische Zeitung gazetesine Mayıs 1842de yazı göndermeye başladı. Basın özgürlüğünü ele aldığı ilk makalesinde, özgürlük konusunda mutlak ve evrensel ahlak ilkelerinden yola çıkan soyut idealist bir yaklaşım görülüyordu.. 15 Ekini 1842de gazetenin yayın yönetmeni olan Marx, bu sıfatla Mart 1843e deg-in Rheinische Zeitungdaki başyazılarında, çok çeşitli toplumsal ve ekonomik sorunlara, bu arada yeni sahneye çıkan komümzim olgusuna da değindi. Tirajini u.·c katina cikardig-i gazetenin, liberal muhalefetin yayın organı olmaktan çıkarak, devrimci demokrasinin sözcülüğünü üstlenmesini sağladı. Marx'ın,Genç Hezelcilerden gittikçe uzaklaşan siyasal görüşlerinin gelişiminde ve felsefesinin idealizmden maddeciliğe yönelmesinde önemli bir aşamayı temsil eden gazete, Rusyanin baskısı üzerine, Mart 1843te Prusya yönetimince kapatıldı. Haziran 1843te çocukluk sevgilisi Jenny von Westphalenle evlenen Marx, Ekim 1843e değin onun oturduğu Kreuznacbta kaldıktan sonra, karısıyla Parise gitti. Kreuznacbta yazdığı Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilosophiede (Hegelin Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı) Hegel eleştirisini Feuerbach gibi dinden değil, toplumsal ilişkilerden yola çıkan bir çözümlemeye dayandırdı. Sivil toplumun devlet tarafın dan değil, devletin sivil toplum tarafından belirlendik sonucuna vardığı bu incelemesi ne sonradan yazdığı ve dini halkın afyonu sayan ünlü ifadesine yer verdiği giriş metni, 1844te tek sayısını Arnold Rugeyle birlikte çıkardığı Deutsche-Franzo.·sische Jahrbilc herde (Alman-Fransiz Yıllıkları) yayımlandı. Bu derginin amacı Alman ve Fransız sosyalistlerini birleştirmekti; ama Ruge ılımlı, yalnızca aydınlatıcı nitelikte bir yayından yanayken, Marx yaşamdan ve kitlelerin mücadelesinden kopuk kuramlardan yarar ummuyor, var olan düzenin hiç ödün verilmeden eleştirilmesini ve kuramsal eleştiri ile devrimci uygulamanın birliğini savunuyordu . Aynı dergide yayımlanan Zur Juden frage (1844; Yahudi Meselesi, 1968) adli yazısında da Marx, Bruno Baueri Yahudilerin kurtuluşu sorununa idealist çerçeve içinde yaklaşmakla suçlarken, insanlığın kurtuluşunun yalnızca dinsel ve siyasal değil, ayni zamanda ekonomik ve toplumsal baskıları da yok etmeyi gerektirdiğini öne sürüyor; bu arada, yalnızca siyasal kurtuluş olarak gördüğü burjuva devriminin sınırlılığına dikkat çekiyordu. Rugeyle arasındaki görüş ayrılıklarının keskinleşmesi, Almanya içinde gizli dağıtımın zorluklan ve derginin İsviçreli yayımcılarını desteklerini çekmesi üzerine Deuts che-Franzo.·sische Jahrbilcheri sürdüremeyen Marx, Pariste Almanca çıkartılan Vor wliris! (İleri!) adli gazeteye yazı vermeye başladı. Eylül 1844te yayın kuruluna katıldığı bu gazeteye, ayni ay içinde birkaç günlüğüne Parise geldiğinde tanışıp hemen kaynaştığı Engelsin, Heinricli Heinenin ve Georg Heiweghin yazı göndermesini sağladı. Ağustos 1844te Vorwarts!te yayımlanan bir makalesinde, Silezyali dokumacıların ayaklanmasını konu aldı; olayı Alman işi sınıfının burjuvaziye karşı ilk önemli eylemi olarak değerlendirdi ve Alman halkının kurtuluşunu gerçekleştirecek tek dinamik öğenin proletarya olduğunu ileri sürdü. Paris yıllarında artık ekonomik ilişkilerin bütün ayrıntılarıyla incelenmesi gerektiği sonucuna da varan Marx, yaşamı boyunca uğraşacağı siyasal iktisat konusunda ilk çalışmalarına girişti. John Stuart Mill gibi iktisatçıların temel yetersizliğinin, kapitalizmi tarihsel bir gelişme olarak görmemelerinden ve kapitalist ilişkileri değişmez kabul etmelerinden kaynaklandığını öne sürdü.

Alerji

Alerji, organizmanın vücuda giren yabancı maddelere ile sevmediği proteinlere karşı gösterdiği reaksiyondur. Banı bünyeler her türlü proteini kabul edebilirken, bazı bünyelerin sevmediği proteinler vardır. Her bünyenin sevmediği proteinler başka başkadır, işte şahıstan şahısa değişen ve künyenin sevmediği proteine karşı reaksiyon gösteren bu olaya alerji diyoruz. Vücut, sevmediği proteine (antijen) karşı aynı yabancı maddelerdeki gibi antikor üretir ve o protein maddelerini yok etmeye çalışır. Bebekler, bir yaşına kadar bazı proteinlere karşı reaksiyon gösterirler. Kadınlarda daha çok ergenlik çağında, ay hali ve hamilelik dönemlerinde bazı proteinlere karşı alerji gelişebilir. Zayıf kişiler şişmanlara kıyasla alerjiye karşı daha yatkındırlar. Alerjinin mesleklerle de yakından ilgisi vardır, Kimyevi madde üreten tesislerde çalışan kimseler, değirmenciler, eczacılar, laborantlar, hasta hane işçileri ile İlaç fabrikalarında alerji Vakaları ile sık sık rastlanılması bu hastalığın kalıtımla da İlgisi olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. a) Alerji Vakalarının tedavisi kişiden kişiye değişen Ve daha da önemlisi doktorun tecrübesine bakan bir husustur. Bunun da sebebi, hastalığın psikolojik yönlerinin ağırlıkta olmasıdır. b) En sık baş Vurulan usul, alerjen (alerji yapan) maddeyi keşfedip, hastayı bu maddeden uzak tutmaktır. c) Bîr diğer usul, histamin maddesini analiz ettikten sonra, bu maddeyi etkisiz kılan bir antihistaminik vermektir. Saman nezlesinde, sivila Ve şişliklerde alerjik ilaçlar iyi netice vermektedir. Alerji ilaçları (antîhîstaminikler) hastada uyuklama hali yaptığı için dikkat isteyen işlerde (şoförler ve makine işçileri) tehlikeli kazalara sebep olmaktadır. Alerjinin araştırılması Aşırı duyarlılığın ortaya çıkarılmasında deri testleri yapılır. Bu kimselerin derilerinin içerisine kuşkulanılan antijen özelliğindeki etken O, J mi. miktarında enjekte edildikten birkaç dakika sonra, önce kaşıntı başlar, sonra düzensiz, etrafa kollar halinde yayılan kızarıklık görülür. 10 - 15 dakikada en yüksek seviyeye ulaşan bu tepkimeler l saat içerisinde kaybolmaya yönelir. Bu şekilde hastanın aşırı duyarlı olduğu etken ortaya çıkarılmış olur. Duyarsızlaştırma duyarlı bîr kimseye antijen, yüksek dozda değil de 15 dakikada birçok küçük dozlarda vererek antijen - antikor reaksiyonları çok az miktarlarda oluşur. Bu yolla yavaş yavaş Verilen antijen, bütün antikorları doyuracağından canlı duyarsızlaşarak büyük doz antijenlere de reaksiyon vermeksizin dayanabilir. Özellikle antîserum yapılması zorunlu olan duyarlı İnsanlara bu yolla azar azar serum en/ekte edilerek duyarsızlaştırılır. Daha sonra istenen dozda serum Verilebilir. Bu şekilde duyarsızlaşan organizma daha sonra yine duyarlı hale gelebilmektedir. Bazı Alerjik Hastalıklar 1. Alerjik Astım; Duyarlı kimselerin duyarlı oldukları allerjeni (polen tozu, ot, hayvan tüyü vb.) daha çok solumak yoluyla (bazen ağız yolu ile) almaları ve hemen arkasından soluk darlığı, hışıltı, soluk alıp Verme, burun akması şeklinde görülen ve nöbetler halinde seyreden bir hastalıktır. Nöbetler dışında hasta normaldir. Astım nöbetinde bot Ve yapışkan makus salgısı olup nöbet sonunda Öksürük ite atılır. Astımda ince bronşların daral¬masından dolayı hasta soluk Verirken zorlanır. a) Solunum güçlüğü, daha çok geceleri nöbetler şeklinde kendisini gösterir. b) Hasta oturduğu Veya kurbağa gibi yattığı zaman daha kolay nefes alır. c) Bronşial astımda nefes almada değil, nefes vermede güçlük Vardır. Bu sebeple akciğerlerde şişme görülür, d) Nefes Vermeyi kolaylaştırmak İçin solunum borularını genişletici ilaçlar Verilirken; aynı zamanda hastalığa sebep olan etki ortadan kaldırıldığı zaman tedavi kolay¬laşmakta ve krizlerin önüne geçilebilmektedir. e) Varsa iltihabı durumlar önlenmelidir. f) Öksürüğü kesmek için tedbir alınmalı, balgam soktürücü ilaçlar kullanılmalıdır. g) Hasta sık sık solunum hareketleri yapmakta, bronşların tabii yolla açılmasına yardımcı olmalıdır. 2. Saman Nezlesi: yine daha çok solunan tipteki atlerjenterin (polenler, saman tozu, hayvan tüyü vb.) alınmasından hemen sonra burun mukozasında kıtarma, kaşıntı ve akıntı ve öksürük şeklinde kendini belli eder, a) Genellikle hastalığın ilk günlerinde burun damlası kullanılmaktan sakınılmalı, sadece doktora bırakılmalıdır. c) Genellikle antihistaminik ilaçlar iyi netice vermektedir. d) Saman nezlesi kuru ortamı sevdiğinden, tedavi sırasında hasta nemli bir ortamda bulundurulmalıdır. e) Ciddiye alınmayan saman naztesi gelişerek astım bronşite sebep otur. Polenlerin solunum yoluyla girişi Polen üzerinde bulunan alerjenler plazma hücrelerinde IgE salgısını uyanır IgE solunum yolu üzerinde bulunan hücrelerle birleşir Alerjenler IgE nin değişken uçları ile birleşir Mast hücreleri histamin ve diğer kimyasal maddeler salgılarlar Solunum yollan genişler Kılcalların geçirgenliği artar Ödem, kızarıklık ve solunum yollarında kasılmalara sebep olur 3. Serum Alerjisi : Tetanoz, difteri ve kangren Vakalarında hastaya tedavi maksadıyla Verilen at seru¬mu sonunda ortaya çıkan bir hastalıktır. At Veya sığır serumundaki yabancı protein¬ler antijen özelliğîndedir. Bu proteinlere karşı aşırı duyarlılık oluşur, ilerde organiz¬maya aynı tür serumlar Verilirse bazen Ölüme yolaçan klinik olaylar ortaya çıkar. Belirtileri a) Serum verildikten 5-10 gün sonra ateş, eklem ağrıları Ve deride döküntüler başlar. b) Hastalığın etkileri giderilinceye kadar ilaç Verilir. c) Antijen - antikor reaksiyonu göz önünde bulundurularak mecburi bağışıklık kazandırmak için aşılar tercih edilmelidir. 3. İlaç Alerjileri : İlaçların doğrudan kendilerinin ya da parçalanma ürünlerinin vücut proteinlerine bağlandıktan sonra antijentik özellik kazanarak duyarlı kimselerde alerjik tepkimeleri ortaya çıkması olaylarıdır. Son zamanlarda Özellikle penisilin, sulfamid vb. ilaçlara karşı tepkimeler sık görülmektedir. İlaç alerjileri daha çok aşırı duyarlılığa genetik atarak eğilimi bulunan kimselerde görülür, ilacın veriliş yolu, dozu ve süresi alerjik olayı etkiler. ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkan allerjik tepkimeler çeşitlidir. Bunlar antikorlara bağlı erken tip tepkimeler şeklinde atabildikleri gibi, geç tip alerjik tepkimeler şeklinde de atabilir. İlaç alerjileri içerisinde penisilin alerjisi tipik bir örnektir.

Perasetik Asit

Asetik asit, hidrojen peroksit ve suyun eşit miktarda karışımıdır. Perasetik asit, keskin bir kokuya sahip ve berrak bir sıvıdır. Bu sıvı genellikle stabil olmayan bir yapıdadır ve oksijen ile etkileşerek asetik asit, hidrojen peroksit ve su gibi ürünlere parçalanır ve çevreye zararlı metabolitlere parçalanmaz. Ticari olarak % 35-40 lık solüsyonlar halinde bulunur. Etki mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte diğer oksidize edici ajanlarla aynı olduğu düşünülmektedir. Perasetik asit bazı materyallerde (aluminyum gibi) koroziv etkiye sahiptir. Uzun süre temasa bağlı olarak solunum yolu problemlerine, ciltte irritasyona ve kabarıklıklara neden olur. Sterilizasyon ve dezenfeksiyon amacıyla çeşitli üretici firmalar tarafından sıvı, gaz ve buhar formlarında kullanılmıştır. Bir organik asit olan perasetik asit çok kuvvetli oksidasyon maddesidir. Tekstil sektöründe ağartma amaçlı kullanılır. Tekstil mamulu üzerinde bulunan doğal renk verici maddeleri tamamen veya kısmen yok ederek veya onları beyaz veya çok daha açık renklere dönüşmesini sağlayan kimyasal maddelere ağartma maddesi denir. Genelde bu maddeler indirgen etkili veya yükseltgen etkili olarak sınıflandırabiliriz. Perasetik asit yükseltgen maddeler ( oksidasyon maddeleri ) sınıfı içinde yer alır. Sıcaklık etkisiyle patlama tehlikesi olduğundan kullanırken çok dikkatli olmak gerekir. PERASETİK ASİTİN KİMYASAL BİLEŞENLERİ : ASETİK ASİT (CH3COOH): Renksiz, tahriş edici kokuya sahip bir sıvıdır.Donma noktası 16,7 oC, erime noktası 118,1 oC olan asetik asit sirke asidi olarak bilinir. Asetik asidin %5–8 lik çözeltisi sirke olarak kullanılır. Asetik asit bir çok ilaç ve endüstri maddesinin hazırlanmasında kullanılır. Yoğun asit ilk olarak 1700 yılında G.E. Stahl tarafından gözlemlenmiştir. Saf asetik asit su, eter ve karbon tetrakloritle tamamen karışabilir, ancak karbon disülfit içinde çözünmez. Asetik asit alkali hidroksitleri nötralize eder, karbonatları ve bazı sülfitleri ayrıştırır. Asetik asidin donması depolama açısından bir tehlike oluşturur, çünkü erime noktası oda sızaklığına çok yakındır. Tekstil sektöründe orta kuvvette aside her ihtiyaç duyulduğunda kullanılır. Boyama sırasında veya sonrasında lif içinde kalması halinde, life kendi yapısı nedeniyle zarar verici hiçbir etkisi yoktur. HİDROJEN PEROKSİT ( H2O2 ): Hidrojen peroksit 150,2 oC da kaynayan ve –0,41 oC da donan bir sıvıdır, peroksitlerin asitlerle olan tepkimesinden elde edilir. Hidrojen peroksitin sulu çözeltisi iki protonlu zayıf bir asittir. Laboratuarlarda H2O2 bir yükseltgen veya bir indirgen olarak kullanılabilir. Hidrojen peroksit; tekstil ve kağıt sektöründe; ağartıcı olarak, kimya sektöründe; oksidasyon ve hidroksilasyon reaksiyonlarında, perasetik asit, sodyum perborat, kalsiyum peroksit gibi organik/inorganik peroksitlerin üretiminde, maden sektöründe; çeşitli madenlerin zehirleyici etkilerinin giderilmesinde, metalurji sektöründe; metalik yüzey oluşturmada, kozmetik, ilaç ve gıda paketleme sektörlerinde; sterilizasyonda, atık su arıtımında; çözünmüş oksijen sağlamada ve zehirleyici etkinin giderilmesinde kullanılır.

Sokrates

Atinalı meşhur felsefeci. M.Ö. 470 ile 399 seneleri arasında yaşamıştır. Babası heykeltıraş, annesi ebelik yapardı. Sokrates herhangi bir yazılı eser bırakmadığı ve hiç seyahat etmediği için, şahsiyeti ve ortaya koyduğu doktriniyle ilgili bilgiler Platon’un ve Xenophon’un eserlerinden alınmıştır. Platon ve Xenophon, Sokrates’ten yaklaşık olarak 45 yaş genç olup, Sokrates’in talebeleridir. Sokrates, Cpygr Pisagorosdan talebesi denilecek şekilde etkilenmiştir. Aristo, Platonun talebesidir. Sokrates, vücut olarak kısa boylu, tıknaz bir yapıya sahip olmasına rağmen, iyi bir savaşçıydı. Nefsine hâkimiyeti ve demokrasiyi savunduğu için hapsedildiğinde kendisini kurtarmaya gelenlere adaletin verdiği karara uyacağını söylemiştir. Vatanperverliği, her türlü bozuk düşünce ve ahlâksızlıkla mücâdele etmesine sebep olmuştur. İnsani düşünceleri de ağır basıyordu. Peloponnes Savaşlarında Arcibiadesin hayatını ve talebesi Xenophon ile Deliumu da ölümden kurtarmıştı. Sokrates, tanrılar üzerine yazılmış mitolojik hikayeleri saçma buluyordu. Tanrıyı, kendi kafasında yaratıcı ve idare edici olarak kabul etmişti. Ruhun var olduğunu ve eğitimin kazandıracağı alışkanlıklarla kötülüklerinden temizlenip saf hâle gelebileceğini söylüyordu. Öldükten sonra ruhun nefesle vücutlu terk ettiğini ve kaybolmadığını savunmuştur. Bu düşüncelerinden dolayı ölüme mahkum edilmiş ve zehirlenmek suretiyle öldürülmüştür. Sokrates bütün zamanım çarşıda, parklarda, sokaklarda gymnasia olarak adlandırılan yerde politika, şiir, sosyal konularda serbestçe konuşarak geçiriyor ve kendisine göre doğru ile eğriyi anlatıyordu. Konuşma metodu olarak önce soru sorar, sonra kendisi izah ederdi. Kötülüğün bilgisizlikten ileri geldiğini söylerdi. Sokrates’in Yaşadığı devir, baskı uygulanan Perieleas zamanına rantlar. Sokrates, tabiî ilimlere ilgi duymuş ve birçok sistemi öğrenmişti. Dünyanın yuvarlak veya tepsi biçiminde olduğu hususunda iki farklı kozmoloji bilgisine ilgi duymuştur. Kozmoloji sırasının akıldan kaynaklandığını, kâinatın bulunduğu şekliyle meydana geldiğini söylemiştir. Faraziyeden (hipotez; giderek yanlış faraziyeleri tek tek ortadan kaldırmak suretiyle doğruyu bulma metodunu ilk Sokrates ortaya atmıştır. Sokrates’in hipotezler fikrinin Aristo mantığının ortaya çıkışında büyük rolü olduğu kabul edilir. Sorkates’in düşünceleri ölümünden sonra, talebeleri tarafından yayılmıştır. Euclid de, Sokrates’ten ders almıştır. Sokrates ve talebeleri her şeyi akıl ile izah etmeye çalışmışlardır. Hiçbir şey gerçek olmayıp, yalnız Bir olan vardır, demişler. Fakat, bir olarak aklı, zekâyı Tanrının eş anlamı olarak almışlardır. Bu sebeple, tabiat kanunları gibi Tanrı düşüncesini de insan aklı bulmuştur. Tanrı fikri, Kuvvetlilerin zayıflara yüklediği bir ağırlıktır. demiştir. İnsan ahlakıyla ilgili düşüncelerini ise, Tanrılar dışında yüksek bir aleme yöneltti. Tabiat kuvveti tâbirini kullanmadı. Sokratese göre Tanrı, kâinatla birlikte hem cisim, hem de ruh âleminde bir güçtür. Ruhun kaybolmadığına ve ahiret hayatı olduğuna inanmıştır. Sokratesin bu bozuk düşünceleri, yaşadığı çağdaki Yunanlıların inandıkları ve tapındıkları birçok uydurma Tanrı ile dolu inanç dünyâlarına bir isyan ve tepki mâhiyeti taşır. Tanrı mefhumunu insan aklının bulduğunu ve bunun eski Yunan toplumunda kuvvetlilerin zayıflara bir çeşit tahakkümü olduğunu ileri sürmesi, eski Yunanlıların çok tanrılı inanç dünyaları ve günlük hayatlarının şekillenişi bakımından doğrudur. Ancak, peygamberlerin insanlığa tebliğ ettiği ilâhî dinler bir olan Allaha imân ve ibadet, kaynağını vahiyden almakta ve aklın ötesinde bulunmakta olduğundan Sokratesin düşünceleri yersiz ve bozuk olmaktadır. Nitekim Sokrates, yalnız Bir olanın ve Rûhun varlığını, ruhun öldükten sonra yaşamasını ve ahiret hayâtının varlığını da eski peygamberlerin bildirdikleri ilâhî dinlerden kendilerine ulaşan nakillerden öğrenmiştir. Ancak yalnız kendi akıl ve mantıklarını rehber edindiklerinden bir peygambere îmân etmeyi kabullenememişler, böylece akıl ve mantıkları çerçevesinde sıkışıp kalmışlardır. Bir olan varlığa akıl ve zekâ demeleri de bundandır. Platonun hocası olan Sokrates, yazılı hiçbir şey bırakmamış, tüm zamanını özellikle gençlerle felsefe tartışarak geçirmiştir. Görüşleri, tartışmaları yeni iktidarın temsilcileri tarafından beğenilmeyen Sokrates, yeni tanrılar icad ettiği, görüş ve tartışmalarıyla, gençleri baştan çıkardığı gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Sokratesin felsefedeki ve felsefe tarihindeki önemi, onun bilinçli ve ahlâkî kişiliğin bulunduğu yer olarak ruh kavramını bulmuş olmasından kaynaklanır; felsefenin merkezine insanı geçiren, insanın kendisiyle.-evrenle ve toplumla olan ilişkisinin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini araştıran, insan yaşamının kişisel, toplumsal ve ahlâkî boyutunu ön plâna çıkaran Sokrates. insanlara özsel bileşenlerinin ruh okluğunu, onların ruhlarına özen göstermeleri gerektiğim anlatmaya çalışmış, bu düşüncesini ifade çimek, onu eylemleriyle somutlaştırmak için de, yaz kış çıplak ayakla ve ince bir entariyle dolaşmıştır. Fiziği itibariyle çirkin biri olan Sokrates insanların yüzlerini ve fizikî yapılarını değiştiremeyeceklerini, fakat ruhlarını ve karakterlerini değiştirip geliştirebileceklerini belirtmiştir. Buna göre, Sokrates, felsefesinde her şeyden önce, insanın doğası, ihtiyaçları, amaçları ve değerleri üzerinde durmuş, neyin onu tamamlayacağını araştırmıştır. O, aynı çerçeve içinde, dilin doğasıyla ilgilenmiş ve düşünme, anlam, mantık ve tanım konusunu ele almıştır. Yaşadığı dönemde yoğun bir kavram kargaşasının hüküm sürdüğünü, bunun ahlâk alanını da kapsadığını düşünen Sokrates, bilgeliğin, adaletin, cesaretin, v.b.g., anlamının ne olduğu bilinmedikçe, bilgece, adil ya da cesurca eylemekten söz edilemeyeceğini iddia etmiştir. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kullanan insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı şeyleri kastediyorlarsa eğer, Sokratese göre, bu, insanların anlaştıklarını sanarak anlaşmadan konuştukları anlamına gelir ve sonuç, kargaşadan başka hiçbir şey olmaz. Kargaşa, Sokratese göre, hem entellektüel ve hem de ahlâkî yönden olur. Ona göre, entellektüel olarak sözcük ve kavramları, sizin kullandığınız anlamdan farklı bir anlamda kullanan biriyle tartışarak, bir kavga dışında, hiçbir yere yaramazsanız ve ahlâkî olarak da, söz konusu sözcükler ahlâkî fikirlere karşılık geldiği zaman, sonuç bir anarşiden başka bir şey olmaz.

Farabi

İslam dünyasının en büyük felsefecilerindendir. Fizikle de uğraşmış, ses olayına açıklık getirmiştir. Felsefedeki şöhreti Aristoya (383-322) yakındır. Bazı bilginler Aristoyu, bazı bilginler Farabîyi, dünyanın en büyük filozofusayar. Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzluğdur. Türkistanın Fârâb şehrinde dünyaya gelen Farabî, ilk öğrenimini memleketinde yaptı, İranda Farsça’yı, Bağdatta Arapça’yı öğrendi. Daha sonra Latin ve Yunan dillerini kavradı. Devrinin en büyük alimlerinden dersler aldı. Çok çalıştı. Çalışkanlığıyla zekası birleşince felsefe, mantık, matematik, tıp ve musiki alanında büyük şöhret buldu. Uzun zaman Bağdatta kalan Farabî, daha sonra Mısıra gitti, 941de de Halepe geldi. Halepteyken Hemdan Oğullarından Seyfüddevle Ali adlı bir Türk beyi ile karşılaştı. Onun sevgisini kazandı. Kendisine yüksek bir maaş bağlamak istediyse de kabul etmedi. Halepte bulunan alimler onunla münazara etmek islemişlerse de üstünlüğünü görünce ondan ders almaya başladılar. Farabî, Halep Beyinin Şamı alması üzerine oraya yerleşti. Ve ölümüne kadar (950) orada kaldı. İLME YAPTIĞI HİZMETLER Başta matematik, botanik, felsefe, mantık, tıp ve musikî olmak üzere çeşitli ilim dallarında eserler veren Farabî, daha çok felsefe ile ilgilenmiştir. Bu alanda Aristoyu geçtiği hile iddia edilir. Latincede Aipharablus, Frenkçede Altarabi adıyla anılan Farabînin en büyük hizmctlerinden biri, ilimleri sınıflandırmış olmasıdır. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve guatrivium (dördüzlü) diye iki kategoride toplanıyordu. Nahiv (gramer), mantık, beyan üçüzlü ilimler; hesap (aritmetik), hendese (geometri), musikî ve astronomi de dördüzlü ilimlerdendi. Bu Öklides ve Batlamyusun Arapçaya yapılmış olan tercüme eserlerine dayandırılıyordu. Farabînin en büyük hizmetlerinden biri ilimleri tasnif etmesidir. ilimleri üçe ayırdı: 1. Fizikî ilimler. 2. Matematik ilimler. 3. Metafizik ilimler. Farabînin bu yepyeni metodu, Avrupaya 13. yüzyılda girdi. Ancak bundan sonradır ki, Avrupa üniversiteleri, eskinin yedili tasnifi yerine bu üçlü sistemi aldılar ve bütün izahları buna dayandırdılar. FİZİKTEKİ HİZMETLERİ Sesin fizikî izahını ilk defa yapan da odur. Havanın titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıkî izahları ona aittir. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını tesbit etti, bunu deneylerle doğruladı. Farabî bu keşfiyle, musikî aletlerinin yapımında gerekli olan kuralları da bulmuş oldu. Aynı zamanda Farabî İhsaül-Ulüm (İlimler Ansiklopedisi) adlı eserinde devrinin tüm fizik ilimlerim özetledi. TIBBA YAPTIĞI HİZMETLER Farabî tıpla da ilgilendi. O, aynı zamanda iyi bir doktordu. Kitabül-Muğni fi Edviyetil-Müfrede (Çeşitli ilaçlar Hakkında Zengin Kitap) adlı eserinde tıbbı şu şekilde tarif eder: Tababet [doktorluk] gerçeğe ve vakıaya uygun ve sağlam esaslara dayanan bir sanattır ki, bununla insanın tüm bedeninin ve tek tek bütün organlarının sağlığı elde edilir. Farabî noksansız bir tıp ilmi için bilinmesi gerekli yedi esası da şu şekilde sıralar: 1. İnsanın bütün organlarım tanımak 2. Sağlığın çeşitlerini bilmek. 3. Hastalığın çeşitlerini ve bunlara ait araçları, hastalığın belirtilerini ve giderilmesini bilmek. 4. Sağlığın ve hastalığın çeşitlerini, arazlarını, sebeplerini bunlara işaret eden veya bir hastalığı diğerinden ayıran delilleri veyahut o hastalığın görünmeyen organlardan hangisinde bulunduğunu tesbit eden delilleri ve onların hangi bedenlerde kullanılabileceğini bulmak. 5. Basit ve bileşik ilaçları, tıp aletlerini ve bu aletlerin nasıl kullanılacağını iyi bilmek. 6. Uygulanan her fiilin kanunlarını ve o kanunların hangi beden ve organlarda tatbik edileceğini bilmek. 7. Yine o kanunlar bilinmelidir ki, hasta beden ve organ eski sağlığını kazanabilsin. Doğrusunu Allah bilir. Farabînin fizyoloji görüşüne göre kalp, bütün organ çalışmalarının kaynağıdır. Gövdeye sıcaklığını, hareket gücünü veren kalptir. Dimağ, kalbin çalışmalarına bağlıdır. Kalpten çıkan ruh (nefes) bütün gövdeye yayılır. Sinirler aldıkları sinyallerle adaleleri hareket ettirir. Beyinle kalp karşılıklı olarak birbirlerine yardım eder. TESİRLERİ Farabînin tesirleri de büyük olmuştur. Basta felsefe olmak üzere bir çok ilim dalında çok bilgini etkiledi. Yüzyıllarca Doğulu ve Batılı bilginler eserlerini kaynak edindi. Fakat tenkitlere uğramaktan da kurtulamadı. Rousseau ve Bergsondan Leibnize kadar bir çok Batılıya tesir etti. Prof. İsmail Hakkı İzmirli nin belirttiğine göre, onun küçük ve büyük alem teorilerinin izlerine Leibniz, Spencer, Nicolaus ve Paracelsusda rastlandı. Akılcı ahlakçılığıyla Kanta, sezgiye dayanan bilgi teorisiyle Nicolaus, Schilling, Ravaisson, Bergson ve Steinere öncü oldu. ESERLERİ Farabînin yetmiş kadar eseri bulunmaktadır. Bunların birçoğu Latince ve İbraniceye tercüme edilmiştir. Müzikle ilgili Kitabul Musikil-Ekâbir’in (Büyük Müzik Kitabı) sadece bir nüshası bulunmakta, o da Madrid Kütüphanesinde, 602 numarada yer almaktadır. Bu eser 1930da, Pariste aynı adla yayınlandı. 1935te de Erlangen tarafından Fransızca’ya tercüme edildi. Bundan başka Fârâbî’nin musikîyle ilgili çeşitli eserlerinin metinleri Madrit, Londra, Paris ve Oxford yazmalarından alınarak 1934te Glagowda H. G. Farmer tarafından özet tercümeleriyle birlikte yayınlandı. Medhalü Fil Musikî (Musikîye Giriş) adlı eseri İstanbulda Kılıç Paşa Kütüphanesinde, 674 numarada kayıtlıdır. Farabînin diğer ilmî ve felsefî eserlerinin bir çoğu da Ayasofya Kütüphanesinde bulunmaktadır. Farabînin İhsâü’l-Ulûm adlı ilimlerin tasnif, tarih ve konularından bahseden eseri ise Arapça olarak yazılan ilk ansiklopedilerdendir. Bu eserin Madrid Escorial Kütüphanesinde ve İstanbul Ragıp Paşa Kütüphanesi, 1604te kayıtlı iki yazma nüshası bulunmaktadır. Eser, Ahmet Ateş tarafından dilimize tercüme edilmiştir, ihsâül-Ulûm ilimlerin sınıflandırılması konusunda Ortaçağ fikir ve felsefesi üzerinde büyük tesir uyandırmıştır. Bu eser tasnif vetiresini, bilginin toplanmasını ve fikirlerin birleştirilerek terkîb edildiğim gösteren ilk eserdir. Dominicus, Gundisalvinus adlı eserinde Farabînin bu kitabından oldukça istifade etmiştir. İhsâûl- Ulûm Latince basta olmak üzere birçok dillere çevrilmiş ve bir çok defalar basılmıştır. El-Medinetü1-Fadıla (Faziletli Şehir), Tahsilüs-Saade (Mutluluğun Elde Edilmesi) ve Mantık Külliyatı da meşhur eserleri arasında yer alır. Farabînin hangi eserinin nerede bulunduğu hakkında Brocelmannnın GALinde bir liste bulunmaktadır.

Tüp Bebek

Tüp bebek uygulaması yani tıbbi adıyla İnvitro Fertilizasyon yöntemi doğal yollarla gebe kalamayan ve basit tedavi yöntemlerine cevap vermeyen kısırlık vakalarında uygulanan, yaklaşık son 15 yıl içinde yaygınlaşan bir yöntemdir. Birçok nedenle uygulanabilmekte; ama en çok tüpleri tıkalı olup yumurtalıklarda olgunlaşan yumurtanın rahim içine gelmesinde sorun olan hanımlarda, sperm sayısı düşük ve spermin canlılığı yetersiz olan erkeklerde uygulanmaktadır. Fakat bu yöntem medyada duyurulduğu gibi her defasında başarı ile sonuçlanan bir yöntem değildir. En iyi merkezlerde ve en uygun vakalarda bile başarı oranı yaklaşık %20-30 civarındadır. Oldukça pahalı bir yöntemdir. Onun için her kısırlık vakasında hemen yada ilk önce uygulanması gereken bir yöntem değildir. Bu yöntemden önce; uygun vakalarda klasik ilaç ve hormon tedavilerinin mutlaka denenmesi gerekmektedir. İşlem kabaca; ilaçlarla bayan hastanın yumurtalıklarında,yumurta oluşturup döllenmeye hazır hale gelince; değişik iğneler yardımıyla, yumurtalar yumurtalıktan aspire edilip, labaratuar koşullarında eşinin spermleri ile döllendirilip mayoz bölünmenin ilk aşaması tamamlandıktan sonra,döllenen yumurtanın özel aletler yardımı ile hastanın rahim içine yerleştirilmesi tekniğine dayanır. Yöntem kabaca bu olmasına rağmen; mikroenjeksiyon da denilen ve buna benzer küçük farklılıklar gösteren kendi içinde farklı uygulamaları da vardır. Tüp bebek yöntemi ülkemizde birçok merkezde yapılmakta, fiyatları uygulamalara göre değişiklikler göstermektedir. İlaç hariç Türkiye de yaklaşık 3000 dolar civarındadır. Dünya da ise yaklaşık 2-3 katı fazladır. Tüp bebek; eşler arasında erkek veya kadına ait, tıbbi eksiklikler olduğu zaman uygulanan bir yöntemdir. Başarı oranı % 8-13 arasındadır. Eşler arasında çocuk sahibi olamamanın erkeğe ait sebepleri başında sperm sayısının az veya hiç olmamasıdır. Erkeğe ait kusurlar tıbbi tedaviyle veya cerrahi müdahaleler ile düzeltilmeye çalışır. Buna karşılık çocuk sahibi olunamıyorsa ve ailede kabul eder ise başkalarının spermi kullanılmaktadır. Kadınlara ait kusurların başında, tüplerin tıkalı olması gelmektedir. Böyle durumlarda yumurtlama zamanında; yumurta ile erkeğin spermi özel şartlarda dışarıda birleştirilmekte ve enjeksiyon ile uterus içerisine yerleştirilmektedir. Bugün Türkiye de Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük ve teşkilatlı hastanelerde ve tüp bebek merkezlerinde bu işlemler yapılmaktadır. Eğer bu işlerde birinci defa da başarılı olunmazsa, aynı işlemler ikinci bir defa daha denenmektedir.

Gezi Yazıları

Gezi yazıları, bir yazarın gezdiği, gördüğü yerlerden edindiği izlenim ve bilgileri ele alan yazı türüdür. Bu yazı türünde gezilip görülerek yaşanan yerlerin doğal, ekonomik, tarihsel ve turistik özellikleri; yaşam biçimleri, inanç, gelenek ve görenekleri anlatılır. Gezi yazıları anlatılan yerleri görme özlemini bir ölçüde karşıladığından çok sevilen edebiyat türlerinden biridir. Tıpkı anı ve günlükte olduğu gibi gerçek hayatı konu aldığından, diğer edebiyat türlerinden farklı bir yere sahiptir. Anı ve günlükte zaman kavramı vurgulanırken, gezi yazılarında gözlem ve yorumlama ön plana çıkar. Gezi yazıları okuyucuya belirli bir edebiyat zevki vermesinin yanı sıra okuyucunun kültürel, düşünsel ve duygusal gelişimine olumlu katkılarda bulunur. Okurda sıradan yaşamın sınırlarını aşma duygusunu ve başka dünyalara gidip değişik yerler görme isteğini uyandırdığı için her dönemde sevilen bir yazı türü olmuştur. Dünya edebiyat tarihinde gezi yazılarının geçmişi çok eskilere dayanır. Gezi türünün ilk örnekleri arasında Batı Hun İmparatoru Attila ya gönderilen (MÖ 448) elçi Priskos un ve Göktürklere elçi olarak gönderilen (MÖ 568) Kilikyalı Zemarkos un yazdıkları sayılır. Hun İmparatoru Attila ya gönderilen elçilik heyetinde görevli bir tarihçi olan Priskos yaptığı geziyle ilgili yazdıklarında Hunların ülkelerini ve yaşayışlarını ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Venedikli gezgin Marco Polo, Altınordu devletine yaptığı gezi sonrası bu türün en ünlü eserlerinden olan İl Milione yi kaleme almıştır. Yazılan ilk gezi yazıları devrin ünlü gezginlerinin Hindistandan Anadoluya; Orta Asyada Uzak Doğuya büyük bir coğrafya üzerinde yaptıkları keşif gezilerini konu edinmektedir. İlkçağdan günümüze yazdığı gezi türündeki yazılarla dünya çapında ün yapmış kişiler arasında Marco Polo, Clavijo, İbn Battuta, Busbecq, Lady Montagu, Chateaubriand, Julia Pardoe ve Moltke gibi isimler sayılabilir. TÜRK EDEBİYATINDA GEZİ YAZILARI Türk edebiyatında yer alan ilk gezi türündeki yazıların temelini, herhangi bir görevle başka ülkelere gönderilen memurların ya da coğrafi keşifler yapmak amacıyla dolaşan gezginlerin yazdıkları teşkil eder. Türkler tarafından yazılan ilk gezi türündeki yazı, Hoca Gıyasüddin Nakkaş tarafından kaleme alınan Acaibül Letaif adlı yapıttır. Orijinali Farsça da yazılmış olan eserde, Timur un oğlu Şahruh un (1337-1447) Çin hakanına gönderdiği heyette yer alan yazarın izlenimleri yer almıştır. Eski Türk edebiyatında bugünkü anlamda gezi türüne girmese de birçok yönüyle ilk örnek sayılabilecek bazı eserler vardır. Piri Reis, Kitab-ı Bahriye adlı eserinde Akdeniz kıyı ve limanlarına ilişkin ayrıntılı bilgiler verir. Osmanlı klasik döneminin bilinen tek gezi eseri Seydi Ali Reis in Mirat-ül Memalik idir. Bu yapıt kaptanı derya olan yazarın, Hint Deniz inde fırtınaya yakalanarak gemilerini kaybetmesinden sonra karadan yaptığı yolculuklar sırasında görüp yaşadıklarını yansıtır. Katip Çelebi tarafından yazılan Cihannüma, bir coğrafya kitabı olmasına karşın, yer yer gezi türüne yaklaşan bölümleriyle bu alanda yazılmış eserler arasında sayılabilir. Türk gezi edebiyatının hiç kuşkusuz en önemli eseri Evliya Çelebi nin (1611-1685) Seyahatname sidir. Evliya Çelebi nin sade bir dille kaleme aldığı yapıt, yazarın 1630 yılından başlayarak elli yılı aşkın süre yaptığı gezilerin ürünüdür. On ciltte toplanan eser, Osmanlı İmparatorluğu nun 17. yüzyıldaki yaşamını, kentleri, yapıları, etnografyayı, halk inançlarını, söylentileri, kültürü, siyasal ve tarihsel olayları zengin ayrıntılarıyla konu edinir. Bu ciltlerde yazarın Üsküdar dan Şam a; Mekke den Hollandaya uzanan geniş bir coğrafyada yaptığı geziler yer almaktadır. Ayrıca, Trabzonlu Mehmet Aşık ın Menazırul-Avalim, Nabi nin Tuhfetetul Harameyn , İzzet Molla nın Mihnet Keşan adlı eserleri Tanzimat tan önceki devrede yazılmış diğer gezi eserlerindendir. Tanzimat tan Cumhuriyet e kadar gelen süre içinde edebiyatçılar yaptıkları gezilerin izlenimlerini kitaplaştırmışlardır: Ahmet Mithat Efendi, Avrupa da Bir Cevelan (1890), Seyyah Mehmet Emin, İstanbuldan Asya-yı Vustaya Seyahat (1878), Ahmet İhsan, Avrupada Neler Gördüm (1891), Süleyman Şükrü Bey, Seyahatü-ül Kübra (1907), Cenap Şahabeddin, Avrupa Mektupları (1919) vd. Cumhuriyet döneminde yazılan gezi yazılarında Ahmet Haşim, Reşat Nuri Güntekin, Falih Rıfkı Atay ve Melih Cevdet Anday gibi isimler ön plana çıkmıştır. Cumhuriyet döneminden günümüze değin yazılan gezi yazılarından bazıları : Reşat Nuri Güntekin, Anadolu Notları-I (1936), Falih Rıfkı Atay, Deniz Aşırı (1931), Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi (1933), Fikret Otyam, Ha Bu Diyar (1959), Yaşar Kemal, Bu Diyar Baştan Başa (1971)

Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu

Osmanlı beyliği Selçuklu-Bizans sınırında kurulmuş bir uç beyliğidir. Batı Anadoluda kurulan bu beyliğin doğuş şartlarını Moğol baskısı sonucu Anadoluda meydana gelen gelişmeler hazırlamıştır. XIII. yy ikinci yarısında Moğolların baskısı sonucu Anadoluda, Anadolu Selçuklu devleti çökmüş, meydana gelen karışık ortamda, XIII. yy sonu ile XIV. yy başlarında yeni siyasi yapılar ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri olan Osmanlılar, kısa zamanda gelişmiştir. Osman Bey’in etrafında toplanmış olan Osmanlı aşireti , beylik haline geldiğinde, doğusu ve güneyi diğer Gazi Beylikleri ve uç toplumlarıyla çevriliydi. Kuzeyinde ve batısında ise merkezi otoritenin zayıf olduğu Bizans vardı. Bu dönemde Balkanlarda Bizans İmparatorluğu’nun yönetim tarzı bozulmuş ve bunun sonucunda da ağır ve keyfi vergiler , soygunlar, asayişsizlik artmıştır (ŞAHİN, 2004) “Bizans’taki saltanat mücadelesi ve rakiplerden her birinin Türk, Bulgar ve Sırplardan yardım istemeleri, bu yardıma mukabil onlara yer vermeleri imparatorluğun sukütunu çabuklaştırmıştır” (UZUNÇARŞILI, 1972, s.139). Osmanlılar tüm bunlardan yararlanarak, Bizans sınırına doğru gaza hareketine girişmişler, bir çok kimse de gaza ve ganimet için bu uç beyliğine akın etmiştir. Osmanlı toplumunun büyümesinde Anadolu içlerinden gelip Osmanlı ucuna yerleşen kişilerin önemli payı vardır (ÖZTUNA,1992). “Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol baskısı sonucu dağılmaya başlamasıyla uç bölgelerde yavaş yavaş bağımsız ya da yarı bağımsız beylikler ortaya çıkmaya başladı. Moğol baskısı yüzünden bir çok Türkmen, Bizans sınırında ve batı Anadoluda ortaya çıkan beyliklere sığınmışlardır. Bunların içinde onların manevi hayatlarında önemli rol oynayan çok sayıda şeyh ve derviş gibi din adamları da vardı. Bunlar, alperenlik geleneğini gaziliğe dönüştürmüşler ve Osmanlı Devletinin fütuhatçı askeri karakterini tayin etmişlerdir” (ŞAHİN, 2004)1. “Yine batıda beliren imkanlardan faydalanmak isteyen ulema, sanatkâr, tüccar, esnaf gibi yerleşik kesimden halkın bir bölümü de uç bölgelerine akın ettiler. Bunlar, müstakil hale gelen Türkmen beyliklerinde iktisadî açıdan bir alt yapı oluşturmuşlardır. Özellikle ahilik teşkilatı bu organizasyonda ve devletin kuruluşunda önemli bir rol üstlenmiştir” (ŞAHİN, 2004) Siyasal karışıklık içindeki uç bölgelerinde beylik sayılmayacak küçük toplumlarda vardı. Bunlar zamanla, Ertuğrul Bey’in uç toplumu, Osman Bey’i beyliği haline dönüştükçe Osman Bey’e katılmayı tercih etmişlerdir (ŞAHİN, 2004)1. “Osmanlı Beyliği’nin kurulduğu alanın temelde geniş bir bölge olmadığı herkesin malumudur” (Koç, 2004)2. Bu alanın merkezinde ise Söğüt ve Domaniç yer alır. “Devletin çekirdeği hiç şüphesiz, Ertuğrul Gazi’nin 1231’de Sakarya boyunda yurt tutmasıyla teşekkül etmiştir” (ÖZTUNA, 1992, S.37). “Rivayete nazaran Ertuğrul Bey çok yaşamış 90 yaşını geçirmiştir. 90 yaşında öldüğünü kabul edersek 1191 doğumlu olmuş olur. Yassıçemen Meydan Muharebesinde aşağı-yukarı 39 yaşında olduğu anlaşılır. Yassıçemen’de Kayıların Sultan Alaaddin’in zaferinde müessir oldukları muhakkaktır. Bundan sonra Kayılar Ankara civarına gelmişlerdir. Sultan Alaaddin’in emri ile uca yerleştirilmiş ve bugünkü Eskişehir, Bilecik , Kütahya vilayetlerinin sınırlarının birleştiği topraklar kendilerine “Yurt” verilmiştir. Demek Osmanlılar, 1231 civarında bu bölgeye gelmişlerdir” (ÖZTUNA, 1992, s.37). Ertuğrul Bey’in ölmesiyle yerine Osman Bey geçer. 1288 öncesi Osman Bey Söğüt, Domaniç merkez olmak üzere bu bölgede, kendi önderliğindeki aşiretiyle yarı yerleşik ve konar-göçer, sosyal ve uç siyasal ortamında hayatını sürdürürken, Karacahisar’ı zapt etmesiyle yavaş yavaş adını duyurmaya başladı. 1288 tarihi bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda bir başlangıç olarak sayılabilir. 1288’den 1299’a kadar bir geçiş sürecinden bahsetmek mümkündür. Bu zaman zarfında Osman Bey’in etrafındaki savaşçı sayısı artmış, bölgeyi yeni gelenlerle nüfusta hızlı bir değişim yaşanmıştır. 1299 yılında Bilecik ele geçirilir ve beyliğin merkezi buraya taşınır. Daha sonra Yenişehir, İnegöl, Yarhisar, Köprühisar ani bir baskınla Osman Bey’in eline geçer ve artık genişleme süreci başlar (KOÇ, 2004)2. “Osmanlı Beyliğinin genişleme döneminde hem Anadoluda hem de Rumelide nüsuf hareketi ve artışı iki yönlü olarak gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi, ele geçirilen yeni bölgelerle birlikte buralarda yaşayan nüfusun bir kısmının Beyliğe katılması şeklindeki süreçtir. İkincisi de Anadolunun diğer bölgelerindeki şehir ve kırsal alanlardan çekilen göçmen nüfustur” Osmanlı Beyliği’nin istikrarlı yönetimi, otoritesini git gide güçlendirmesi, yönetimin güven kaynağı olması , özellikle yürütülen gaza ve cihad hareketinin getireceği maddi manevi kazanç düşüncesi şehir ya da kırsal bir çok kimsenin beylik hakimiyetindeki bölgelere yönelmelerini sağlamıştır (KOÇ, 2004) “Osman Bey’in ölümüyle yerine oğlu Orhan Gazi geçer. (Bursa 1215’den beri yakınına yapılan kalelerle adeta muhasara altına alınmıştı. 1326’da mühim bir kuvvetle Bursa üzerine yürüyen Orhan Bey tecrübeli kumandanları Köse Mihal , Turgut Alp, Şeyh Mahmut ve Ahi Hasan ile görüşerek u şehrin güneyindeki Bursa’nın anahtarı olan Atranos (Orhaneli) kalesini alıp yıktıktan sonra, Bursa önüne gelerek Pınarbaşı karargahını kurmuş ve kaleyi sarmıştır. Bursa 6 Nisan 1326’da teslim alınmıştır. Bursa’nın zaptından sonra merkez buraya nakledilmiştir” (UZUNÇARŞILI, 1972, s.117-118). “Bursa’nın fethinden sonra hedef İznik’tir. İznik o zamanlar Bursa’dan mühim bir şehir olup Anadoludaki Bizans şehirlerinin en büyüğü idi. Büyük Konstantin tarafından Hristiyan dininin akidelerini tesbit eden en mühim konsil burada toplandığı için tarihi ve manevi bakımdan da büyük ehemmiyeti vardı.” 57 yıl Bizans imparatorluğuna başkentlik yapmıştır. Orhan Bey 1329 Mayısında İznik’i aldı (ÖZTUNA, 1992, s.48). “Bursa ile İznik’in zapt edilmeleri Osmanlı Beyliği başarılarının önemlilerinden olup bir dönüm noktası teşkil eder. Hudutları genişlemekte olan bu küçük beylik esaslı bir kurul vücuda getirmek istediğinden artık yavaş yavaş aşiret, usul ve kaidelerinden ayrılarak bir devlet mahiyetine almak yolunu tutmuş bünyesine göre idari, adli, askeri teşkilat yapmak zaruretini hissetmişti” (UZUNÇARŞILI, 1972, s.124)