Şubat 17, 2006

Yoğurt

Yoğurt[EXTRACT]

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Jump to: navigation, search

Yoğurt, simbiyoz olarak yaşayan süt asidi bakterileri ile aşılanmış sütten meydana getirilen ekşi bir süt ürünüdür.

Gıda maddeleri tüzüğünde yoğurt şöyle tanımlanmaktadır: “ Yoğurt, en az 90 °C’ de ısıtılıp mayalanma derecesine kadar soğutulmuş sütün, yoğurt mayası katılarak laktik asit mayalanmasına tabii tutulmasıyla elde edilen özel kıvamdaki süt ürünüdür”.

Konu başlıkları

[gizle]

Yoğurdun Tarihçesi

Yoğurdun ilk defa nasıl yapıldığına dair yeterli miktarda bilgi mevcut olmamakla beraber HZ. İbrahim'e melekler tarafından öğretildiğine bundan sonra babadan oğula sır haline intikal ettiğine dair hikayelerde vardır. Eski türkçede yoğurt kelimesi bazen yoğurt bazen de yogrut şeklinde ancak 8. yüzyıldan sonraki metinlerde görülmektedir.

Yoğurt kelimesinin geçtiği uygurca kelimeler taklamakan çölünün kuzey doğusuna düşen bu günkü tufan karahoca (eski adı Hoçu) civarında bulunmuştur. Gezegenlere sunulması gereken kurbanlara yemek olarak gelince güneşe; süt ve lapa, aya; yoğurtlu yemek, saturne; yeşil, kırmızı fasulye, ruhu gezegenine; susam yemeği ve ballı yemek sunulmaktadır.

Kaşgârlı Mahmut tarafından 10 asırda yazılmış bulunan Divanı Lügatıt Türk ve balas gumlu Yusuf hacip tarafından Kutagu bilig adlı eserlerinde yoğurt kelimesine bugünkü anlamda rastlanmaktadır. Yoğurdun Avrupada yayılışıyla ilgili ilk bilgiye Fransız tıp tarihinde rastlanmaktadır. 16. Asırda Fransa krallarından 1. Fransua ateşli ishal hastalığına yakalanmıştır. Kralın doktorlarının bütün gayretlerine rağmen iyi edememişler. Kralın annesi Kanuni Sultan Süleyman'dan bir doktor istemiş. İstanbul'dan Fransaya gemi ile gönderilen Türk doktor birlikte götürdüğü keçinin sütünü sağıp yoğurt yaparak krala ilaç olarak yedirmiş kral kısa bir tedaviden sonhra iyileşmiştir.

Avrupa bihassa Amarikada yoğurda bulgar sütü adı verilmektedir. Bunun sebebi M.Grikoraff adında bir Bulgar doktorun 19. asrın sonunda İsviçrenin Geneve şehrinde yaptığı araştırmada yoğurttaki laktobacillus bulgaricus mikrobunu keşfetmesidir. Yoğurdun Avrupada esaslı olarak yayılması Pasteur enstitüsünde çalışan nobel ödülü almış bulunan Rus bakteriyolog Metchnökoff’un ileri sürdüğü fikir sağlanmıştır. Metchnökoff yoğurdun bağırsaklardaki kokutucu bakterileri öldürdüğü ve faliyetlerine mani olduğu için hayatı uzattığını ileri sürmüş ve misal olarak Kafkasya, Balkanlar ve Türkiye'deki uzun ömürlü insanların hep yoğurtla beslendiği belirtilmiştir.

Avrupada bu suretle yayılan yoğurt Amerika'ya götürülmüştür. 1932 yılında Dr. J.M. Rosell kendi adı ile kurduğu enstitüde yoğurt kültürü yapmaya başlamıştır. Holywood sinema yıldızlarına beslenme uzmanı Dr. Gaylod Houser sağlık, gençlik ve güzelliğin muhafazası için yoğurt yenmesini tavsiye etmiş ve bu suretle yeni dünyada yoğut üretimi birden bire artmıştır.

Eski dünyadan Asya ve Afrika’da yoğurdun yayılışı Türklerin görüşleriyle birlikte olmuştur. Hindistan, İran, Mısır, Lapant, İzlanda, İskandinavya ve Moğalistan bu arada anılabilir. Çin'de yoğurt yendiğini Marco Polo yazmaktadır.

Yoğurdun Bileşimi

Yoğurt, bileşimi yönünden süte fazla benzeyen bir süt ürünüdür. Diğer süt ürünlerinde sütün bileşimine katılan maddelerin miktarında, süte göre büyük bir değişiklik görülür. Halbuki yoğurttaki değişiklik pek fazla değildir, sütle yoğurdun bileşim farkı, yoğurdun ve kullanılan hammaddenin çeşidine göre: genellikle kuru madde ve süt şekerinde kendini gösterir. Sütün işlenmesi sırasında pişirilmesi veya konsantre süt ürünleri ile takviyesi sonucunda, yoğurdun kuru maddesi ve onu meydana getiren maddelerde şeker hariç, genellikle %5-10 oranında bir yükselme olur. Fermentasyon sonunda şekerin bir kısmı parçalandığından yoğurdun sadece şeker oranında bir azalma meydana gelir.

Buna karşılık şekerin parçalanması sonucu meydana gelen süt asidi miktarı yaklaşık 5 kat artmaktadır. Yoğurdun bileşimiyle ilgili veriler çok farklılık gösterir. Çünkü kullanılan hammadde ve işleme tekniğinin değişikliği birkaç değişik bileşimde yoğurtla karşı karşıya bırakmaktadır. Genel olarak şöyle bir bileşim tablosu verilebilir;

Bileşim Miktar
Su % 80-86
Kuru Madde % 14-20
Yağ % 2-8
Protein % 4-8
Süt Şekeri % 2-5
Mineral Madde % 0,8-1,2
Asitlik 0,9

Yoğurdun Besin Değeri

İnsan diyetinde önemli bir yeri tutan yoğurdun kimyasal bileşimi üretimde kullanılan çiğ sütün bileşimine ve laktik asit fermantasyonu sırasında süt bileşenlerinde meydana gelen gelişmelere bağlıdır. Yoğurt yapımı sırasında sütün bileşimini etkileyen faktörler yağ ve kuru madde standardizasyonları ile ısıl işlemdir.

Kuru madde standardizasyonundan dolayı süt bileşenlerinin miktarı arttığından yoğurdun beslenme açısından önemi bir kat daha artmaktadır. Uygulanan ısıl işlem sonunda bazı vitaminlerin (C, B1, B6, B12 ve folik asit) miktarı azalmaktadır.

Laktik asit fermentasyonu esnasında süt bileşenlerinde görülen kimyasal değişmeler şöyle sıralanbilir laktoz içeriği azalmakta , oldukça fazla laktik asit oluşmakta, serbest peptit, amino asit ve yağ asitleri miktarı artmakta, bazı vitaminlerde azalır ve artışlar meydana gelmektedir. Yoğurdun kalori değeri, laktozun laktik aside dönüşmesine bağlı olarak %3-4 oranında azalmaktadır. Ancak laktoz intoleransı olan insanlar tarafından rahatlıkla tüketilebilen bir ürün niteliğini kazanmaktadır.

İnsan sağlığı açısından yoğurdun yararları şunlardır;

  1. Besin değeri süte göre daha yüksektir.
  2. Önemli bir protein, yağ, vitamin, ve mineral madde kaynağıdır.
  3. Fermentasyon sırasında laktozun bir kısmı hidrolize olduğu için sütü sindirmekte güçlük çekenler tarafından (laktoz intoleransı) daha rahat tüketilmektedir.
  4. Sindirimi daha kolay olduğu gibi sindirim sistemini düzenleyici etkiye de sahiptir.
  5. Yoğurt bakterileri antigonestik etkilerinden dolayı intestinel patojen ve saprofit organizmaların gelişimini inhibe etmektedir. Kolestolü düşürücü etkiye sahip olduğu belirtilmektedir.

Yoğurdun İnsan Sağlığı ve Beslenmesindeki Rolü ve Önemi

Yoğurt, zengin bir karbonhidrat(laktoz), protein, yağ, vitamin, kalsiyum ve fosfor kaynağıdır. Fermentasyon sırasında sütün , protein, yağ, ve laktozun oluşan kısmı hidrolizasyon nedeniyle sindirimi kolaydır. Ayrıca laktoz intolerans kişilerin tüketime elverişli, antitümör ve antikolesterolemik özellikleri bulunmaktadır. Laktik asit bakterilerinin ürettiği antibiyotikler ve antimikrobiyal meddeler insanları patojen M.O‘lara karşı korumaktadır. Bu nedenle yoğurt, her yaş grubundaki insanın günlük, beslenmesinde bol ve ucuz bir şekilde yararlanabileceği fermente bir süt ürünüdür.

Yoğurt bakterilerinin faaliyeti sonucu B grubu bazı vitaminler, özellikle riboflavin (B2) sentezi oluşmaktadır. Yoğurdun önemli bir fonksiyonu da gıda azaltmakta görüyoruz. Bu gün bilindiği gibi batı dünyasında herkesin üzerinde hassasiyetle durduğu bir noktada da : kilo almamak, gençlik formunu muhafaza etmektir.

Bunun içinde kilo kazandırmayan, buna mukabil vücut zindeliğini muhafaza ettiren yiyecekler içinde rağbet görmektedir. Yapılan incelemeler, mükemmel ve kolay hazımlı bir yiyecek olan yoğurdun gıda azaltmada da iki önemli fonksiyonunu ortaya çıkartmıştır. Bunlardan birincisi yoğurdun doyurucu ve tatmin edici hassası, diğeride bağırsak hareketlerine tesir yapmasıdır. Mesela iki kilo sütü kolaylıkla içen bir kimsenin birbiçuk kilo yoğurdu güçlükle yediği denemelerle sabit olmuştur.

Yoğurdun gıda azaltmada kiikinci fonksiyonu bağırsak hareketlerine yaptığı tesiride görüyoruz. Bu husuta yapılan araştırmalar yoğurttaki süt asitinin bağırsak mukozasına tesir ederek bağırsağın peristaltik hareketi hafiflettiğini ve buda bağırsaktaki ifrazat ve elektrolik zaiyatını dolayısı ile gıda sarfiyatını azalttığını ortaya koymuştur.

Nihayet 13-01-1957 tarihinde Tokyo'da açılan ve binlerce Japon bilim adamının katıldığı atom enerjisi konferansına sunduğu bir raporda Prof. Hsukehihen Huguşi radyoaktivitelerin sebep olduğu hastalıkları tedavisi sırasında yoğurdun mükemmel bir önleyici ilaç olduğunu bildirmektedir. Prof. Huguşi insanlar ve fareler üzerinde yaptığı denemeler sonunda bu hususu tesbit ettiğini söylemiştir. Bir yıl müddetle atom ışınlarına maruz kalan ve bu süre için de yoğurdun daima esas teşkil etttiği yiyeceklerle beslenen kimselerde radyoaktivite hastalıklarının arızalarına rastlanmamaktadır. Prof. Göre yoğurdun içindeki müessir bir madde bu hususta organizmayı korumaktadır.

Yoğurdun Türkiye'deki Yeri ve Önemi

Binlerce yıldan beri Türk ülkelerinde işlenen yoğurt toplumumuzun beslenmesinde önemli yeri olan bir süt ürünüdür. Her çeşit sütten yapılabilmesi , basit kap ve usullerle her yerde herkes tarafından işlenebilmesi satış ve tüketimdeki kolaylıklar , onun Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar yayılmasına sebep olmuştur. Bugün bir çok süt ürünleri tanımayan çevrelerimiz vardır. Ama yoğurdu veya onun sulandırılmış şekli olan ayranı bilmeyen mıntıkalarımız yok gibidir. Bu bakımdan yoğurt türkiyenin milli bir yiyeceği kabul edilir. Türk toplumu onu çok eski devirlerdn beri besleyici ve sağlığını koruyucu bir yiyecek olarak tanımış , çeşitlerini yapmış , hastalarını ve sindirim bozukluğu çekenleri onunla beslemiş , bazen sulandırarak ayran haline sokarak , ferahlatıcı bir içecek haline sokmuş , bazen torbalarda süzmüş tuzlamış, peynir gibi kahvaltıda kullanmış , bazen de suyunu bir hayli azaltarak , kışın bile ihtiyaçlarını karşılayacak elde hazır dayanıklı bir yoğut özü haline getirmiş ve uzun kış devresinde protein ihtiyacının önemli kısmını %65 gibi çok yüksek oranlarda protein ihtiva eden , bu değerli besinden sağlamaya çalışmıştır.

Yoğurtçuluğun hammadde yönünden Türkiye’de ayrı bir önemi vardır. Bilindiği gibi Türkiye’nin süt ürünlerinde 4 tür hayvanın inek, koyun , keçi ve mandanın payı vardır. Bunlardan koyun keçi gibi küçük baş hayvanların sütleri bir çok süt ürünlerinin işlenmesine elverişli olmadıkları gibi , kuru madde miktarı da yüksek olduğundan içimlerde ağırdır. Halbuki yoğurt teknolojisinde kuru maddece zengin süt aranır, batı ülkelerinde olduğu gibi inek sütü kullanmak zorunda olan yoğurtçuluk tesisleri işleyecekleri hammaddeyi ya süt tozu veya koyulaştırılmış süt katmak veya uzun uzun pişirmek suretiyle kuru maddece zenginleştirmeye çalışmaktadırlar. Türkiye nin ise kurumaddece zengin yoğurt için elverişli,küçük baş hayvan süt üretimi,toplam üretimin yarısına yaklaşacak bir düzey göstermektedir.

Yoğurt Türkiye’de yalnız sütten işlenen bir ürün değildir. aynı zamanda,hatta çok kere sütten daha geniş ölçüde sütçülük artıkları, özellikle yağsız süt, yoğurda veye ayrana işlenerek değerlendirilmektedir.

Ayrıca birçok mıntıkalarımızda, tereyağda da yoğurttan işlenmektedir. yani türkiyenin diğer önemli bir süt ürünü olan tereyağın yapılışında da yoğurdun önemli bir yeri vardır. yani yoğurt birçok mıntıkalarda tereyağcılığın ikinci bir hammaddesi durumundadır. bu çevrelerde süt önce yoğurda işlenir yoğurtta yarı yarıya sulandırılır ve yayıklanarak tereyağı haline getirilir. bu işlemde arta kalan ayran ,güneydoğu Anadolu’da işçiye verilmektedir, para gibi mübadele aracı da olabilmektedir.

Yoğurt birçok besinlerin hazırlanmasında yararlanılan bir maddedir. Sarmısakla karıştırılarak bir çok yemeklere çeşni vermesi yanında tahıllarla karıştırılarak yapılan çorbalar bu arada Türk toplumunun en önemli besinleri arasında tarhananın yapılışında yoğurdun önemli bir yeri vardır. Yoğurt birçok bölgemizde pişirilerek yani ikinci bir işleme tabii tutularak daha dayanaklı bir şekle sokulur. Kış yoğurdu pişmiş yoğurt gibi değişik adlarla bu tip dayanıklı yoğurtlarda uzun kış devresinde bölgedeki halkın yoğurt ihtiyacının önemli bir kısmını karşılar.

Yol (film)

Yol (film)[EXTRACT]

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Jump to: navigation, search
Filmin afişi
Enlarge
Filmin afişi

Yol, Senaryosu Yılmaz Güney tarafından yazılan, Şerif Gören tarafından yönetilen 1982 yılı yapımı Türk filmi.

Yılmaz Güney, senaryosunu yazdığı filmi hapishaneden direktifler vererek yönlendirmiştir. Güney daha sonra hapisten kaçarak montaja ve yapım sonrası işlemlerine nezaret etmiştir.

1982 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülü almıştır.

Konu

Sıkıyönetimin en acılı günlerinde İmralı Yarı Açık Cezaevi'nden verilen izinle köylerine, evlerine gitmek isteyen beş mahkumun yolda yaşadıkları zorluklar ve insan hayatlarının dramı çok başarılı bir anlatımla sunuluyor.

Oyuncular

Yapım

Yomra, Trabzon

Yomra, Trabzon[EXTRACT]

Vikipedi, özgür ansiklopedi

(Yomra sayfasından yönlendirildi)
Jump to: navigation, search
Bu ansiklopedi maddesinin biçim olarak Vikipedi standartlarına ulaşması için elden geçirilmesi gerekmektedir.

Düzenleme yapıldıktan sonra bu açıklama silinmelidir.


TARİHİ

KURULUŞ VE iLK SAKİNLERİ

Yomra 'nın kuruluş tarihini, Trabzon 'un kuruluş tarihiyle değerlendirecek olursak, Orta Asya’dan dört koldan yapılan göçlerin bir Kolud Yaylaları ve Kan Platosu üzerinden gelen Turanî bir kavmin Karadeniz sahillerine inerek yurt edindikleri ve Trabzon şehrini kurdukları bilinmektedir.

Çok eski bir şehir olan Trabzon’un M.Ö. 2000’li yıllarında kurulduğu, Roma'nın ve Bizans'ın kuruluşundan daha eski olduğu yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Hitit, Asur, İskit, Halib, Makron, Kimri, Amazon, Kloh gibi Türk topluluklarının bölgede yaşadıkları düşünüldüğünde Trabzon 'un kuruluşunda Rum Pontus ya da Bizansçılıktan ziyade Türklük olduğu bilinmektedir.

Orta Asya 'dan gelen Türk kavimlerinden sonra M.Ö. 756-750 yıllarında Miletlilerin, M.Ö. 50 M.S. 395 yılları arasında Romalıların, 395-1204 tarihleri arasında Bizanslıların, 1204-1461 Kommenlerin idaresine girmiş, 1461’ de Fatih Sultan Mehmet Han'ın Trabzon 'u fethiyle tekrar Türk hâkimiyetine geçmiştir.

Trabzon 'un çevresini Grek kolonisi gösterme çabası Yuannidis 'in Rumca yazdığı "Trabzon Tarihi" adlı eserine dayanmaktadır. Buranın yerli halkının Turanî ırktan sayılması gerçeklere daha uygundur. Çünkü batılı tarihçiler de bu konuda görüş birliğine varmaktadırlar. Bunlardan, Doğu Ülkeleri hakkında geniş bilgiye sahip Charles Texier 'in “Küçük Asya” isimli eserinde "Karadeniz Bölgesi milattan önce Orta Asya 'dan gelen bazı ırkların işgaline uğramıştır." demektedir. Prof. Şemseddin GÜNALTAY ve Prof. Zeki Velidi TOGAN da aynı görüşleri ileri sürmektedir.

Texier aynı eserinde" Trabzon, Yunanistan' ın en eski kenti olan Argos şehrinden daha eskidir. Aşağı yukarı M.Ö. 2000’li yıllarda kurulmuştur." demekle buraları Yunanlılık ve Rumlukla bağdaştırmaya çalışanların da tezlerini çürütmektedir.

Trabzonlu Mehmet Aşıki "Menazür ül Avalim" adlı eserinde Trabzon’ un Otokton( Yerli ) halkı Orta Asya menşelidir." demektedir.

"Amasya Tarihi" adlı eserinde Hüseyin Hüsamettin Efendi, Trabzon havalisinin Turan-üI Asl kavimlerince iskân edildiğini ileri sürer.

Şemseddin Sami, "Kamus UI Alarn" adlı eserinde şöyle demektedir: Trabzon şehri pek eski olup Turova Muharebe-i Meşhuresi zamanında dahi mevcut bulunduğu meznundur."

Bu tarihi vesikalara göre Trabzon 'u ilk kuranlar, ilk iskân edenler ve bu şehirde ilk yerleşenler Orta Asyalı Türklerdir. Falmerayer isimli bir Alman tarihçisi bile bu hususta "Trabzon'u ilk kuranlar buralara ilk yerleşen Kafkas taraflarından gelen Turanî bir ırktır." diyerek bu görüşlere katılmaktadır.

Yukarıdaki bilgilerin ışığında Yomra, Trabzon’ un yaşadığı bütün işgalleri görmüş, imar faaliyetlerini beraberce sürdürmüş, saldırılara beraberce göğüs germiş, yerleşen kavimleri bağrında barındırmış, öz bir Türk yurdudur. Miletlilerin, Bizanslıların, Kommenlerin, Romalıların istilâsına uğradığı, Kommenler devrinde toprak gelirlerinin bir kısmının Anadolu Selçuklu Devleti’ne verildiği görülmüştür.

Yine Anadolu Selçuklu Devleti’nin parlak devrini yaşatan Alâaddin Keykubat zamanında komutanlarından Ertoguş Bey mahiyetindeki orduyla buraların kesin olarak Türk hâkimiyetine girmesi için, Trabzon muhasara edilmiş (1228), ancak bu toprakların Türkleşmesi 233 yıl sonra gerçekleşmiştir.(1461)

Nihayet Fatih Sultan Mehmet Han'ın 26 Ekim 1461 yılında Trabzon'u fethetmesiyle Anadolu 'da Türk egemenliğinde olmayan son toprak parçası da Türk birliğine katılmıştır. Bundan sonra Trabzon 'un doğu taraflarının işgaliyle Şehzade Bayezid 'in lalası Hızır Bey memur edilmiştir. Yomra 'da onun vasıtasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun içine girmiştir. Hızır Bey aynı zamanda Trabzon 'un ilk valisi olmuştur. Yomra’da ilk yerleşme Hızır Bey zamanında başlamış, topraklarının geliri ve iskân işiyle kale muhafızlarını görevlendirilmiştir.,

YERLEŞEN TÜRK KAVİMLERİNDEN ARDA KALANLAR

Tarih boyunca birçok kavimlere yurt olmuş, gelen geçen kavimlerden birçok şeyler almış ve vermiş olan Yomra, uzun zaman Trabzon 'un bünyesinde köy olarak kalmış ve ismini duyuramamıştır. Trabzon’un eskiliği kadar maziye sahip, fakat Trabzon’un sahip olduğu tarihi eserler kadar zengin değildir. Daha çok Trabzon 'un yerli halkının zeametleri olarak tahsis edilmiş olduğundan, buralara yerleşme erken olmamıştır.

Trabzon 'un ekili biçili arazileri ile meyve bahçeleri Yomra ve çevresinde olup, 20. yüzyılın başına kadar Trabzon 'un meyve ihtiyacı buradan karşılanmaktaydı. O yıllarda Yomra' da armudun, elmanın, fındığın, kirazın, karayemişin, üzümün incirin en alası yetiştirilmekteydi.

Doğu Karadeniz Bölgesi elmanın gerçek vatanı olarak gösterilmektedir ki ilk yetiştiricileri Etilerdir.

Hititlerden kalma, ağaçlara sarılarak yetişen üzümler ve (Mahles üzümü, kış üzümü, kokulu üzüm) elma çeşitleri (çekirdeksiz elma, laz elması Sinop elması) bugün bile en çok yetiştirilen meyveler arasındadır. Şakir Şevket 'in "Trabzon Tarihi" adlı eserinde Yomra için şöyle demektedir "İşbu Yomra nahiyesinde ala üzüm ve armut ve bir nevi çekirdeksiz elma hâsıl olur. Trabzon 'un meyvesi ekseriyet buradan gelir “ Bunun için Yomra, ismini yetiştirdiği elmadan almıştır. Kemal Karadenizli de "Trabzon Tarihi "eserinde aynı hususlara temas ederek “ O nahiye, üzüm, armut ve bir nevi çekirdeksiz elma yetiştirmekte ve Trabzon 'un meyve ihtiyacını karşılamaktadır." ifadesini kullanmaktadır. 17. yüzyılda Yomra 'dan geçen Evliya Çelebi, ünlü Seyahatname’sinde çevrede gördüğü meyveleri şöyle anlatmaktadır: "Yiyeceklerinden meyveleri, bilhassa kiraz, Lahican armudu, Gülabi armudu, Sinop elması, Namık üzümü, Meleki üzümü ve Frenk üzümü gayet nefis olur. Badılcan (Patlıcan) inciri derler bir inciri olur. Bu incir o kadar lezzetli olur ki benzerine Nazilli’de bile rastlanmaz." Milattan önceki yıllarda burada oturan Hitit ve Haliblerin balıkçılıkta çok ileri gittikleri hatta Haliblerin balığı tuzladıkları ve salamura yaptıklarını görmekteyiz. Evliya Çelebi yine ünlü Seyahatname’sinde hamsinin buralarda en çok yenen balık olduğuna temas etmiş ve "Levrek balığı, kefal balığı gayet lezzetlidir. Bir karıştan uzun kırmızı başlı tekir balığı, uskumru balığı ve bin çeşit balıkları vardır. Fakat bunlardan en önemlisi, ticaretinin yapıldığı hamsi balığı vardır. Bu balık Hamsin’ de çıktığı için bu adı almıştı” demektedir.

Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre “Hamsi motorları kıyıya yanaşınca Yomra 'nın güney doğusundaki yüksek tepeye çıkarak halka balığın geldiğini tellallar teneke ve boru çalarak duyururlardı. “Halen bu dağ Boru Dağı olarak bilinmektedir.

Ayrıca bu bölgenin demircilikte de çok gelişmiş olduğu bilinmektedir. Orta Asya göçleriyle gelen Türklerin mukaddes saydıkları demircilik sanatını buraya kadar taşıdıkları görülmektedir.

OĞUZLARIN YÖREMİZE YERLEŞMESİ Orta Avrupa Koyunlu İmparatoru Balamir, komutanları Karsık ve Basık Beyler Trabzon üzerinden Hazar Bölgesine gitmişlerdir. Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul ve Çağrı Bey, Kafkaslardan aşıp 1025 yılında Anadolu’nun keşfini yaptılar ve ordularıyla Trabzon’a kadar gelerek Yomra’nın Oğuz Köyü’nde konakladılar. (Uz-Mesohor- Ortaköy) Türklerin sel gibi Anadolu’ya akmaları 18 Eylül 1048 Cumartesi günü İbrahim Yinal komutasındaki Selçuklu ordusunun Pasin Ovası’nda Bizans ordusunu yenilgiye uğratmasıyla başlar.

Prof. Dr. Osman TURAN, “Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti" isimli eserinde Türk Milletinin korkunç dalgaları Erzurum ve Pasin ovalarına döküldü. İnsan dalgaları sel gibi memleketin her köşesine yayıldı. Garpta Gümüşhane - Trabzon Havalisi, şimalde İspir, cenupta Muş bölgesine Sısak (Ağrı) taraflarına ulaştı." derken Türklerin Trabzon'a kadar geldiklerini, İbrahim Yinal zamanında bir Türk ordusunun Mehmet Bey komutasında İstanbul 'a kadar gittiğini söyler.

1228 yılında Trabzon Seferi ile yine Oğuz Türklerinin çevreye indikleri bilinmektedir. Faruk Sümer'in "Oğuzlar" adlı eserinde 1358 yılında ordu ile Çepnilerin Maçka'ya geldiklerini, burada düşmanla çarpıştıklarını yazar. Aynı yıl, Trabzon İmparatoru Türk akınlarını durdurmak için kızını Çepni Beyi Hacı Emir’e verir. Osmanlı coğrafyacılarından Mehmet Aşıki’ nin 16. yüzyıl sonlarında yazdığı "Menazür-Ül Evalim" adlı eserde Trabzon yöresinde yaşayan Türk halkının ehemmiyetli bir kısmının Çepnilerden meydana geldiğini belirtir.

Faruk Sümer, "Oğuzlar" adlı eserinde Çepnilerin tamamıyla toprağa bağlı olduğunu, tımar sistemine bağlı olup dirliklerin genellikle Çepnilere verildiğini Yomra ve dolaylarının Çepnilerin elinde olduğunu yazmaktadır.

Türklerin kültür ve geleneklerini zamanımıza kadar sürdürdükleri, bunların ilçemiz hudutları içerisinde Uz Mesohor (Özdil) Köyü’nde yerleştikleri bilinmektedir.

FETİH GÜNÜNDEN SONRA

Fatih Sultan Mehmet, 26 Ekim 1461 tarihinde Trabzon 'u Türk hâkimiyetine sokarak, bir an önce bütün, Karadeniz havalisinin Türkleşmesini istemiştir.

Fatih, Trabzon'un fethinden sonra ahalisine aman verip, vergilerini verdikleri, devlete isyan etmedikleri sürece dini inançlarını yaşamalarına müsaade edip onları haraç ve cizyeye bağladı. Sipahilere ise tımarlar verildi. Bu tımarların büyük bir kısmı Yomra ve çevresiydi.

Trabzon Surları Trabzon'a valilik yapan Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanunî’nin bu şehirde doğması bu şehrin önemini arttırmıştır. “Yomra”, ismini ancak Yavuz Sultan Selim'in padişahlığı döneminde (1512–1520) duyurabilmiş ve nahiye olmuştur. Tayyip GÖKBiLGiN'in yazdığı “15. Yüzyıl Başlarındaki Trabzon Livası" adlı eserde Yomra'yı Trabzon'un dört nahiyesinden biri olarak göstermektedir. (Akçaabat, Yomra, Sürmene, Maçka)

Trabzon kalesi muhafızlarından Yavuz Sultan Selim zamanında Maçka ve Yomra nahiyelerinde tımarları olduğunu kaydeden Tayyib GÖKBiLGiN, bunların sayısının 132 olduğunu yazar.

Ayrıca Yomra nahiyesinde şahin ve doğan yuvaları gelirleri Sancak beyi haslarından olarak gösterilmektedir ki Akçaabat ve Yomra'daki bu kabil yuvaların geliri ile birlikte 130 akçeyi bulmaktaydı. Bu gelirle Akçaabat Yomra nahiyeleriyle birlikte bütün Trabzon dâhilindeki mirliva hasları yekünü dört köy, iki değirmen ve 280 haneden 326 nefer ve 56.450 akçeyi buluyordu.

Elimizde tek güvenilir kaynak Tayyib GÖKBiLGiN 'in yaptığı araştırmadır. Bu araştırmaya göre Trabzon kadılığına bir nahiye olarakbağlı bulunan Yomra, bu tarihte bir zeametti ve Sinan Çavuş tasarrufunda serbest bir şekilde idi. Yomra Seraskeri ise Tacettin Divane adında biriydi. Serbest tımara sahipti. Sakinleri tamamen Hıristiyan olan ve hariçten geldikleri belirtilen Komera köyü geliri Yomra' ya tahsis edilmişti. Yomra'ya bağlı Hara, Varvara, Dirona, Kohali, Uz köylerinde de bir hisse bulunmaktaydı. Bu tarihten sonra tarihi kayıtlarda Yomra'nın ismine şu olaylarda tesadüf edilmektedir.

Trabzon'a Fatih zamanında gelip yerleşen ve Trabzon'un en eski Türk ailelerinden biri Şatıroğulları’dır. Paşalığa kadar yükselen Şatıroğlu Osman, hükümetin yakın adamı olmayı başarmış ve 1815 yılında asilerin isyanını bastırmak için kurulan ordunun başına getirilen Şatıroğlu Osman daha sonra ordusuyla doğuya doğru kayarak Yomra sınırları içerisine ordusuyla yerleşmiştir. Bunun üzerine Trabzon Valisi Hasan Paşa İstanbul'a gönderdiği bir yazı ile Şatıroğlu Osman'ın Rize'deki Tuzcuoğlu sülalesi ile ayaklanma hazırladığını, bazı eşkıyaları ordusuna dâhil ettiğini, emir dinlemeyerek hükümetin nüfuzunu kırdığını, halkı devlete karşı kışkırttığını ve nihayetinde Trabzon'u kuşatarak, şehri ele geçirip, vali olmak istediğini belirtmiş ve Şatıroğlu Osman’ın Trabzon 'dan uzaklaştırılmasını istemiştir. Ancak hükümet yaptığı soruşturma sonunda, olayın aslında böyle olmadığını öğrenmiş, 1825 yılında Şatıroğlu Osman Erzurum'da mübayancılık görevine gönderilerek olay kapatılmıştır. 26.7.1816 'da Tuzcuoğulları Ayaklanması’nda Rize ayanı Tuzcuoğlu Memiş Ağa ile Yomra ayanı Kasapoğlu İbrahim, Tonya ayanı Hacısalihoğlu Ali, Tirebolulu Kelalioğlu Ali Ağa Trabzon'un kuşatılarak Memiş Ağa'nın bir bakıma devlet başkanı yapılmasında büyük rol oynadılar.1

1878 yılında görevden alınan Trabzon Valisi Divrikli Mustafa Paşa, Anapa Kuşatması’nda Trabzon ve çevre köylerden topladığı askerlerle büyük başarılar elde etmiş, 1878 yılında da Trabzon Valiliğine ikinci defa tayin edilen Canikli Battal Hüseyin Paşa zamanında da Ruslarca kuşatılan Anapa Kalesi müdafaasında Yomra ayanlığından Gümrükçüoğlu Mehmet'ten yardım beklenmiştir. Gümrükçüoğlu Mehmet, mahiyetindeki 150 askerle kuşatmaya bizzat katılmıştır. (Mahmut Goloğlu- Trabzon Tarihi)

İŞGALLE GELEN VAHŞET YILLARI

4 Nisan 1916 tarihi Yomra' nın en karanlık ve acı günlerinin başlangıcıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda dört büyük cephede savaşmak mecburiyetinde kalmamız daha sonra birçok musibetlerin doğmasına sebep olmuştur. Bu tarihte Rus donanmasının denizden karayı top atışına tutması, karayı yakıp yıkması, halkın iç kesimlere doğru kaçmasına sebep olmuştur. Bu defa da Rus ordusu içinde işgal hareketine katılan Ermeni ve yerli Rumların misilleme hareketine maruz kalındı. Her tarafta kadın, çocuk, genç, yaşlı demeyip ele geçirdikleri Türkleri katlediyor, köylere baskınlar düzenleyerek ırz ve namusa tecavüz ediyorlardı. Bin bir güçlükle bakılan hayvanları Rum çeteleri alıyor, istedikleri gibi kesip yiyorlardı. Türk evlerini yakıyorlar, Türkleri süngü uçlarıyla öldürüyorlardı. Atalarımıza büyük ızdıraplar çektiren, işkenceler yapan yerli Rumlar denizde Rus donanmasını gördüklerinde tenekeler çalıp, şenlikler yapmaya başlamışlardı. Camilerimizden, mescitlerimizden aldıkları halı ve kıymetli eşyaları Trabzon'da Pontus merkezi idarecisi, Hırisantos'a gönderiyorlardı.

Asırlarca gölgesinde yaşadıkları Türk Bayrağını Ruslardan cesaret alarak yırtıp, yakan Rumların bu yaptığı zulüm unutulacak gibi değildi.

Trabzon Metropoliti Hrisantos, Türkleri bir an önce yok etmek için öyle bir kampanya başlatmıştı ki bütün Karadeniz Bölgesi’ nde yaydığı bildirilerle diğer çetelerin de bu mücadelede yanlarında olmalarını istiyordu. Bunun için de Türkleri acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Bugün Yomra'nın köylerinde, vahşet yıllarında kahpece öldürülen Türklere ait toplu mezarlara ve mezar taşlarına rastlamak mümkündür. Bu hususta Ruslarında Rumlardan geri kalmadığını yeminli belge açıkça göstermektedir. Yomra Nahiyesi’nden Kalafka Köyü’nden Osman Kızı Fatma'nın ve Selimoğlu Mehmet 'in yeminli şahadeti:

"Nisanın birinci günüydü. Rusların köyümüze yaklaştığını gören herkes muhacerete hazırlanıyordu. Ne yapacağımızı öğrenmek için Durana Köyü muhtarı olan kayınbiraderim Kafanoğlu Mehmet Ağa'nın evine gittik. Hemşerimle birlikte harekete hazır olmamı bildirdi. Kız kardeşim Hatice’yle birlikte köydeki düşman ateşi kesilir kesilmez, harekete hazır olacaktık. Kayınbiraderimin evinde misafir olarak kalmak zorunda kaldım.

Evde bulunanlar: Durana Köyü’nden Kolan Ağa ve karısı, gelini Ulviye, kardeşi Kolanoğlu Ali ve karısı, akrabalarından Mehmet ve karısı Gülten, 17 yaşındaki kızı Güllü, validesi Fatma ve Zakire ve bir kaç kişi... Ertesi sabah saat üçte düşman köyü işgal etti. 150 askerden müteşekkil bir kazak müfrezesi geldi ve evde bulunan erkek ve kadınları köyden bir saat uzakta bir meydana götürdüler. Kazak askerleriyle bulunan üç Rum kadını onlara tercümanlık yapıyordu. Bütün gün burada kaldık. Akşama doğru Rumlar kadınları bir tarafa çekerek bütün erkekleri meçhul bir istikamete doğru götürdüler. Bizi de aynı istikamete götürdüler. Gece boyunca Duranalı Paslıoğlu' nun kızı 18 yaşındaki Emine'ye gözlerimizin önünde tecavüz ettiler. Kardeşim Hatice'nin yeni doğmuş çocuğu Ruslar tarafından havaya atıldı. Yere düştüğü zaman kılıçla ikiye bölünmüştü. Diğer bütün çocukları hep öldürdüler. Hasan'ın karısı Mevlüde, Kolanoğlu Hasan'ın 8 yaşındaki kızı ve adlarını bilmediğim daha nice kızlar çirkince kirletildiler. Bu çirkin manzarayı görmek istemeyen bir Rum kadını ve bir Türk kadını askerler tarafından dipçiklerle öldürüldüler.

Rusların bu işlerle meşgul olması ve kendi zevklerine dalmasını fırsat bilerek vadiye kaçtım. Geceye kadar saklandığım yerde kaldım ve Osmanlı askerlerinin bulunduğu Ömer köyüne vardım. Bu köyde Hurşit Paslıoğlu' nun torunu Zehra' nın, Osman İskenderoğlu' nun karısı Hatun'un baldızı Naciye ve kızları Binnaz ve Meryem'in iğrenç biçimde kirletildiklerini öğrendim."

Bulunan bu yeminli belge Ruslar ve Ruslardan destek gören Rum ve Ermeni çetelerinin, bölgede nasıl vahşet sergilediklerini açık olarak gözler önüne sermektedir.

Bu durum devam ederken, Ermenilerle Pontusçular, Türkler üzerine beraberce saldırarak Venizelos (Megalo idea) ın gerçekleşmesi için eylem birliği yapmışlardır. İki tarafın birleştirilmesi için Paris Konferansı’nda Trabzon ve havalisinin Ermenilere bırakılabileceği gündeme gelmiştir. Pontus'u feda etmektense, hudutlar üzerinde anlaşarak Ermeni hareketinin başına Patrik Zevan'ın getirilmesi, Rumların Pontus kuvvetleriyle takviye edilmesi gerçekleştirilmiştir.

Atatürk, “Nutuk”un üçüncü sahifesinde bu hususa temas ederek "Ermeni Patriği Zevan Efendi ve Mavri Mira heyetiyle hemfikir çalışıyor. Ermeni hazırlığı tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Bu hareket Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahilinde teşekkül etmiş ve İstanbul'daki merkez Pontus cemiyetiyle muvaffakiyetle çalışıyor." demiştir.

Yine Atatürk'ün Nutuk’un “Vesikalar” kısmında bir numaralı vesika olarak verdiği malumat o yıllarda olan biteni göstermesi bakımından çok önemlidir. Vesika aynen şöyledir:

TAMİM

(Gayet mahrem, tutulacaktır) Pek mevsuk elde edilen malumata göre İstanbul Rum Patrikhanesinde Mavri Mira isminde bir heyet teşekkül etmişti. Bunun reisi Patrik vekili Dreteos, azaları, Athenagoras İnon metropoliti Yunan Kaymakamı Giritli Katehakis, Kathelepoolos, Diyasilmas, Aynia, Pilitini Siyari isimli kimselerden ibarettir.

Vazifesi Osmanlı Vilayetleri dâhilinde çeteler teşkil ve idare eylemek, mitingler ve propagandalar yapmaktır. Yunan Salib-i Ahmer (kızılhaç) 'i de bu Mavri Mira Heyetine merbuttur. Vazifesi sureta (sözde) muhacirlere bakmak gibi insani bir perde altında çete teşkilatı yapmak, tertibat-i ihtilaliyeyi ihzar etmektir. Bu surette eczayı tıbbiye, levazım-ı sıhhiye namı altında silah, cephane ve teçhizat-ı memalik-i Osmaniye’ye ithaldir. Resmi muhacirin komisyonu da Mavri Mira Heyetine tabiidir. İstanbul Patrikhanesi ve Yunan konsoloshanesi silah ve cephane deposu olmuştur. Hatta kiliseler ibadet yerleri yerine askeri ambarlar gibi kullanılmaktadır. Rum mekteplerinin evvelce bizim yapıp da tam şimdi maalesef terk ettiğim teşkilatları tamamen Mavri Mira Heyeti tarafından idare olunmaktadır. İstanbul, Bandırma, Kırk Kilise, Tekfur Dağı ve mülhakatında izci teşkilatı itham olunmuştur. İzciler yalnız çocuklar değildir. Yirmi yaşını mütecaviz gençler dâhildir. Anadolu, Samsun, Trabzon cephane tevzii mahallidir. Müsait bir halde bir yelkenli Yunan sefiresi bir istasyon halinde cephane eslihayı bu mahallelerde bulunduracaktır. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibidir. Mustafa KEMAL

Rusların denizden başlattıkları yıpratma ateşi yanında kara yoluyla doğudan ilerleyen Rus askerlerinin de önüne geçilemiyordu. Yomra'dan gönüllü olarak meydana getirilen bir müfreze Of’ta düşmanla mücadele için harekete geçti. Düşmanın ilerlemesi durdurulamadı. Fakat Yomra delikanlılarının gösterdiği kahramanlık dillere destandı. Rum ve Ermeni saldırılarına karşı kurulan bir müfreze de Santa ve dolaylarına gitti. Bu müfreze düşmanı yıldırmada büyük başarı sağladı. Kuştil 'in düşmanlardan temizlenmesine, Santa'nın boşaltılmasına Meryemana 'nın Rumlar tarafından terk edilmesine bu müfrezenin kahramanca savaşması sebep olmuştur.

Bütün bu olaylar halkın buralardan muhacir gitmesine sebep oldu. Muhacirliğe gidemeyen yaşlılar ise Allah'a emanet edildi. O hicran dolu günler halen Yomra ağzında bitmeyen bir türkü gibi hafızalarda canlılığını korumaktadır.

Trabzon'dan çıktım başım selamet Çavuşluya geldim koptu kıyamet Anam ile yârim Hakk’a emanet Ah bu muhacirlik şimdi büküyor belimi Kâfir Urus yaktı yıktı evimi

Yomra'nın yetiştirdiği âlim ve şairlerden merhum İbrahim Cudi Efendi (18761926) muhacirlik yıllarını gayet sanatkârane ve acılı, biçimde dile getirmiştir:

Nihayet can alıcı hicrete mecbur kılındı Millet yer yer memleketlerini terke başladı Muhacirlerin her geçtiği yerde bir felaket yüz gösterdi Bu hali gören mahvoldu işte milletin derdi Ey Kâinatın Efendisi Kalk çünkü kıyamet kopmuştur

Bir yanda soğuyan şiddeti, bir yanda gecenin karanlığı Bir yanda feryat eden ana bir yanda can çeken baba Bir, yanda sıtma felaketi bir tarafta humma afeti Bir yanda çocuklarım başları sel gibi akmakta Ey Kâinatın Efendisi Kalk çünkü kıyamet kopmuştur

1917 yılında Rusya 'da Bolşevik İhtilali’nin çıkmasıyla işgalci Rus kuvvetleri yavaş yavaş memleketimizi terk etmeye başladılar. 24 Şubat 1918’ de Yomra işgalci Rus kuvvetlerinin elinden kurtuldu. Fakat yapılan tahribatlar kolay kolay tamir edilecek gibi değildi. 17 Nisan - 20 Mayıs tarihleri arasında tarafsız bir heyet yapılan mezalimi yerinde tespit için Trabzon, Erzincan, Kars, Batum illerinde incelemelere başladı. Bu heyet Alman yazar Vays, Avusturyalı yazar Dr. İştayn ve Türk tarihçisi Ahmet Refik Bey'den müteşekkildi.

Ahmet Refik Bey, bu tarafsız heyetin bir azası sıfatıyla dolaştığı yerlerde gördüklerini “Kafkas Yollarında Hatıralar” ve “Tahassürler" isimli kitabında topladı. Ahmet Refik Bey kitabının bir bölümünde yapılan zalimliklerle ilgili şu cümleleri yazmıştır:" Perişan kıyafetli halk, büyük ve feci yangından sonra sönen ocaklarını, yanan evlerini görmeye gelen, çocukluk hatıralarının mahvolduğunu seyreden insanlar. Ötede fakir bir ihtiyar düşünüyor. Ufak, yalınayak çocuklar, kirli yüzleriyle sokağın çamurları arasında koşuşuyor. Trabzon 'dan Batum’a gitmek için hareket ettiğinde, yol boyunca ve Yomra çevresinde gördüklerini ise şöyle dile getirir: "Bu dayanılmaz, unutulmaz bir yara! Trabzon’dan çıktığım halde müthiş bir istilanın enkazı devam ediyor. Yol kenarlarında kamışlar, araba parçaları, boş top ve fişek kovanları, at kafaları, müthiş bir fil gibi yolun kenarına devrilmiş makine parçaları kalbe elem veriyor."

MONDROS MÜTERAKESİYLE TEKRAR AZGINLAŞAN ERMENİLER VE RUMLAR

1918 yılında Rusların çekilmelerinden sonra Rum ve Ermeniler olanca hızlarıyla Türkler üzerine saldırılarına devam ettiler. 30 Ekim 1918 Mondros Mütareke şartları uyarınca ordumuzun elinden silahları alınıp terhis edilince, bu Rum ve Ermeni çeteleri için bulunmaz bir fırsat oldu.

Çevrede silahlı baskınların başlamasının yanında, Rusya'dan ve değişik bölgelerden Rum muhacirleri getirilerek bu bölgelere yerleştirilmeye başlandı. Her gün Yomra sahillerine motorlarla Rumlar ve silahlar çıkartılıyordu. Çevre kiliseleri başta Kuşdil Manastırı olmak üzere silah deposu haline getiriliyordu.

Trabzon ve çevresini Rumlaştırma faaliyetlerine karşı kurulan Trabzon Havalisi Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti pasif sayılabilecek mitingler tertip etmek, protestolarda bulunmak gibi küçük hareketlere başladı. Bu durumu Kazım Karabekir Paşa 19 Nisan 1918 tarihinde Trabzon'a çıktığında şu cümlelerle ifade ediyordu "Arkadaşlar, vatanımızı ancak silah yoluyla kurtarabileceğiz. Bunun için de evveli silahlarımızı vermeyeceğiz. Her gün buraya vapur dolusu Rum muhacirleri nereden geliyor? Kimler gönderiyor? Ne yapmaya geliyorlar? Burada kendilerini barındıracak teşkilatları var mı? Bu gelenlerin içinde ne kadar Yunan zabit ve neferi var biliyor musunuz? Yunan Salib-i Ahmer muhacirleri için gönderdiği battaniyelerin içinde ne kadar mitralyöz vardır? Efendiler ilk yapacağımız silahlarımızı terk etmememizdir. Sahillerimize kaçak girenlerin sayısını ben karargâhımda tespit ettim. Sizler hadiselerin içindesiniz. Milletlerin istiklallerini mitinglerle, beyannamelerle kurtaracakları fikrini aklınızdan çıkarınız. Eğer Rum ve Ermenilerin hazırlığı bu şekilde devam edecek olursa ve bizlerde bunlara lafla mukabele etmeye kalkarsak hiçbir itilaf devletinin işgaline lüzum kalmadan, memleket elden gider ve burada Türk’ün namı kalmaz. Ne yapılabilecekse milletimizin kararıyla milletin azmiyle yapılacaktır. Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti Erkânı beni dikkatle dinlediler ve sözlerimi tasdik ettiler. Yomra ve çevresinde yaptığımız araştırmalar Rumların ve Ermenilerin topluca katliam yaptıklarını göstermektedir. Karargâh kurdukları yerlerden olan Firincit, Demirciler, Özdil köylerinde Rum Ermeni barbarlığından kalma toplu Türk mezarları bulunmaktadır. ya Üçbahar, Sulaklı, Gümüşki, Sırhanlı, Lenda Yaylaları’nda oturan Rumlar, Santa Rumları ile irtibat halinde idiler. Talimat zaman zaman Santa’dan alınıyor, yapılacak saldırılar ona göre düzenleniyordu. Bu yaylalardan Santa’ya gidiş geliş eskiden zor olduğundan Rum ve Ermeniler sisten kaybolmamak için yol boyunca 30 m. mesafelerle yüksek taşlar da diktirmişlerdir. Halen Kazıklı Yaylası olarak bilinen yer ismini buradan almaktadır. Bu arada Govlagoz Yaylası’nda ulaşımı sağlamak için yapılan taş köprü, halen sapasağlam durmakta hatta yöre halkına da hizmet vermektedir. Meryemana’daki Rumlar gıda ihtiyacını Yomra'nın yüksek yaylalarından alıyor ticaretlerini de kendi aralarında yapıyorlardı. Yomra sahillerine Evliya Çelebi'nin "Rovşe limanı derler ki çok iyi bir yataktır" dediği Şana limanına ilaç ve yiyecek diye indirilen silahlar bu kilise ve yaylalarda depolanıyordu. Kuşdil'de tepe üzerinde yükselen manastır önemli bir silah deposu idi. Trabzon Metropolü en çok Kuşdil, Demirciler, Santa-Meryemana üzerinde durmaktaydı. Çünkü kontrolden uzak savunulması kolay yerlerdi. Yomra halkının eskiden beri gelenek halinde yaşattığı yayla yaşantısı o yıllarda yapılmaktaydı. Göçler halinde yapılan gidişler sırasında kafileler Rum ve Ermeni çetelerinin saldırısına uğruyor, çok insan öldürülüyordu.

Yaylaya giderken Rumların Ermenilerin pusularına düşerek öldürülenlerden bazıları hakkında Kayabaşı Köyü’ nün 18 Nolu hanesinde oturan Hasanoğlu Havva'dan doğma Kadir YILDIRIM şu yeminli ifadeyi vermiştir:

"Babam, Yusuf Amcam, aynı hanede oturan Mehmet oğlu Nokta’dan doğma Ahmet (Dulgarıoğlu) Yıldırım, Sifter köyünden Osmanoğullarından Abdullahoğlu Ayşe'den doğma Kadir, yine aynı köyden Mollamehmetoğulları’ndan Emine'den doğma Alioğlu Ahmet ve Halil İbrahim (ŞAHiN)den oluşan Yomralı vatandaşlar yaylaya giderlerken Gümüşki’nin güneyinde Kocacık mevkiinde Ermeni ve Rum çetelerinin pususuna düşürülerek öldürüldüler. (22 Mayıs1922)

Buralarda köyleri basan Ermeni çeteleri Santa dolaylarında bulunan Ermenilerin bir kolu idi. Bu çetenin başında İfkili adlı biri bulunmaktaydı. Ermeniler talimatı Anton Paşa adındaki Ermeni’den alıyorlardı. Türklerin Yunan'ı denize dökmesinden sonra İfkili komutasındaki Ermeni çetesi bir süre Trabzon'un Çömlekçi Mahallesi’nde kaldı daha sonra Türkiye'yi terk ettiler.

Bugün bahsettiğimiz yaylalara gidilecek olursa isimsiz, sayısız mezarlar; boş kovanlar, tüfek parçaları, insan kemikleri görülür. Ruslarla yaptığımız cephe harbinin en büyüğü Sulaklı Yaylası’nın güneyinde bulunan Çataltepe mevkiinde yapılmıştır ki burada binlerce Türk askerlerinin mezarı vardır.

Bu bitmeyen işkence ve zulümler devam ederken baba ocağından vatan müdafaası için İstiklal Harbi’ne katılan Yomraların sayısı da az değildir.

CUMHURİYETTEN SONRA

Şakir Şevket'in "Trabzon Tarihi" adlı eserinde Yomra'nın ilk merkezinin Kovata, sınırlarının ise Trabzon ile Sürmene arasında bulunduğunu görmekteyiz. Yazar, Yomra hakkında şu bilgileri vermektedir: "İşbu Yomra nahiyesi Trabzon'un cihet-i şarkiyesinde ve merkezi hükümeti olan Kovata nam mahallin Trabzon'a berren (karayolu üç saat mesafesi olan Trabzon'la Sürmene arasında vaki ve 4605 hane ve 51 kurai (Köy) ve 157 bin dönüm araziyi camiidir. Buranın kasabası birkaç dükkândan ibarettir. Bundan iki sene evvel zaptiye Alay Beyi Sabık İzzetli Ali Bey ile sair Hamiyyetkarani ahalisinin eseri himmet ve delaletiyle mezkûr kasabada bir tek camii şerif tesis henüz na-tamam ise de derununda edayı salât edilmektedir.

Burada öyle yazılacak bir eseri atik(tarihi eser) olmayıp ancak Şana nam karyede bir taştan acı su akarak şişelere alınır, istimal eylerler (kullanırlar). İnsan için pek nafi olduğunu tecrübe edenlerden işittim. Hatta bundan Avrupa'ya dahi gönderiliyor.

Nahiyeyi merkumeye tabi Hos karyesinde kain Ganboz Çayırı nam araziyi pederlerinden yedi erkek biradere intikal eylemiş ise de bunlar heyni takimde uyuşamadıklarından cümlesi birlikte merkezi hükümete gelerek mezkur araziyi canib-i miriye terk eylemeleriyle hıyn-i tanzimata kadar oradan hasıl olan çayır miri hayvanlarına yedirilir ve baded tanzimat araziyi merkümenin çayırı bundan beş sene evveline gelinceye kadar canib-i miriden beher sene mültezime ihale olunur idi. Muharren araziyi merküme bilmüzayyede sabık belediye reisi Rıfatlu Hoca Derviş Ağa ya ihale olunmuştur."

Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi[?] Yomra ilk önce merkeze bağlı olup merkezi Kovata 'ydı. Birkaç dükkândan ibaret, meyvesi bol, çekirdeksiz elması ünlüdür. Yomra'ya bağıl Has köyündeki çayırlık kardeşler arasında anlaşmazlık çıkınca belediye başkanı Hacı Derviş Ağa 'ya satılmıştır. [ÇEVİRİ Mİ?]

Yomra teşkilatında ilk görev alanlar hakkında da şu bilgileri verebiliriz. [CUMHURİYET SONRASI MI?] Nahiye Müdürü  :Hacı Süleyman Rakım Efendi Naib-i vekili :Şakir Efendi Belediye reisi :Hacı Derviş Ağa Tabii üyeler :Ağa Seçilen üyeler :Leya Ağa, Boyazoğlu Atomağa, Ali Ağa Vergi Mal Kâtibi : Gümrükçüzade Mehmet Ağa Memurlar :Vergi Kâtibi Ömer Efendi Sandık Emini (veznedar) :Ahmet İlhami Tapu Katipi :Ömer Nafız Ağa Zabıta Memuru :İlyas Ağa Liman reisi :Genç Ağa Liman memuru  : Rıfat Efendi Duyun-u Umumiye kâtibi  : Salih Efendi

MÜLKİ YAPI

YOMRA’NIN İLÇE OLUŞU

Yomra 19 Haziran 1957’de çıkarılan 7033 sayılı kanun ile ilçe olmuş, 04.04.1959’da fiilen ilçe teşkilatı kurulmuştur.

1962 İlçe Kaymakamı Cemil Akınç, Tepeköy Muhtarı Hasan Asan, Kıratlı Muhtarı …

YOMRA’NIN KÖYLERİ

Eski Adı : Yeni Adı :

1- Bacılak Ocak 2- Büyükşana Çınarlı 3- Hozarak Kıratlı 4- İşgivroz Yenice 5- Kalafkaarduçlu Gülyurdu 6- Kalafkahatipli Kömürcü 7- Kalafka İskenderli Taşdelen 8- Kân Kayabaşı 9- Kodil Oymalı 10- Kuhla Kaşüstü 11- Küçüksamaruska İkisu 12- Kılıçlı Kılıçlı 13- Küçükşana Çukur 14- Mesona ibâlâ Yokuşlu 15- Sifter Tepeköy 16- Simona Tandırlı 17- Sukuru Demirciler 18- UzMesehor Özdil

Özdil’de 1987 yılında,Kaşüstü’nde 1994 yılında belde teşkilatı kurulmuştur. Oymalı ve Tepeköy 1994 yılında birleşerek Oymalıtepe adını almış ve belde haline gelmiştir.

A-OYMALITEPE BELDESİ

Oymalıtepe ve civarındaki köyler bir Türk boyu olan Oğuzlar tarafından kurulmuştur. Bugün Oymalıtepe ve civarındaki köyler Uz (Oğuz) köyleri olarak adlandırılmaktadır.

Fatih Trabzon’u 1461 yılında fethettikten sonra buradaki Türk nüfusu artırmak için geleneksel iskân politikasını uygulamıştır.Bu sayede Trabzon çevresindeki Türk nüfus hızla artmıştır.

Osmanlı devleti’nde Rum ve Ermeni halk yüzyıllarca Türklerle barış içinde yaşamış,Osmanlı Devleti,yönetimi altında yaşayan Rum ve Ermenilere karşı hoşgörülü davranmış inanç ve özgürlüklerine müdahale etmemiştir. Bu sayede Rum ve Ermeniler kültürel özelliklerini muhafaza etmişler ve asırlarca Türklerle iç içe yaşamışlardır. Oymalıtepe 1916–1918 yılları arasında 2 yıl Rus işgali altında kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında da Rum ve Ermeni ahali Türk milletinin içinde bulunduğu zor durumdan faydalanarak Türklere karşı çete faaliyetlerine devam etmişlerdir. 22 Mayıs 1922’de Gümüşgü’nün güneyinde yer alan ‘Kocacık’ yaylası yakınlarında altı Türk vatandaşı pusuya düşürülerek katledilmişlerdir. Bunlardan üçü Tepeköy (Sifter) ahalisindendi (Sifter köyünden Osmanoğulları’ndan Abdullah oğlu Ayşe’den doğma Kadir, yine aynı köyden Mollamehmetoğulları’ndan Emine’den doğma Ali oğlu Ahmet ve Halilibrahim(Şahin). Yöre halkı bu acı olayı uzun yıllar unutamamıştır. Oymalıtepe’de bulunan tarihi türbeler

Şemsettin Sami 19. yüzyılın sonunda yazdığı “Kamus’ul Alam” adlı eserinde Trabzon sahilinde bataklıklardan ve durgun sulardan dolayı sıtma hastalığının yaygın olduğunu, iç kesimlerin havasının çok sağlam olduğunu belirtmiştir.

Beldede Oymalıtepe ve Özdil vadisine hâkim tepede tarihi bir kale bulunmaktadır. Bu kalenin kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak kalenin hangi döneme ait olduğu tespit edilememiştir. 1915 yılında Sifter’in adı ‘Hacılı’; Kodil’in adı ‘Düzköy’ olarak değiştirilmiştir. Ancak bu sırada I. Dünya Savaşı’nın devam etmesi ve halkın bu isimleri benimsememesi yüzünden bu isimler kullanılmamıştır. Cumhuriyetten sonra Sifter ‘Tepeköy’; Kodil ‘Oymalı’ adını almıştır. 1994 yılında Tepeköy ve Oymalı köyleri birleşerek Oymalıtepe Beldesi’ ni kurmuşlar daha sonra 1998 yılında Ortaköy (Demirçili) de Oymalıtepe’ye katılmıştır.

B-ÖZDİL BELDESİ

Karadeniz'in en eski yerleşim merkezlerinden biri Trabzon’dur. Trabzon yerleşim merkezi olması yanında kültür, ticaret ve din açısından önemli bir şehirdir. Şüphesiz bu tarihi zenginlik şehir merkezi dışında da kendini gösterir.

Trabzon şehir merkezi dışında köklü bir tarihi mirasa sahip olan yerlerden biri de Özdil'dir. Özdil, Anadolu'nun Türkleşme aşamalarına paralel olarak Türkleşmiştir. 1025 yılında Anadolu'nun keşfini yapan Tuğrul ve Çağrı Beyler'in Kafkasları aşarak Trabzon'a gelip Yomra'nın Oğuz-Uz-Özdil Köyü’nde konakladıkları bilinmektedir. Bu tarihi tespit bize Özdil'in Trabzon şehir merkezinden 446 yıl önce Türklerin yerleşim merkezi olduğunu gösterir. Köyün adının Uzmesohor (=Oğuzların orta-merkez köyü) olması bu tarihi gerçeği desteklemektedir. Bilindiği gibi Bizanslılar Oğuz Türklerine "Uz" adını vermişlerdir. Oğuz boyları arasından özellikle Çepniler, Karadeniz Bölgesi’ne yoğun olarak gelip yerleşen ve yörenin Türkleşmesini sağlayan en önemli oğuz boyudur. Çepniler toprağa bağlı ve tımar sahibi olarak yaşamaktaydılar. Trabzon' a gelen Çepnilere verilen tımarlar arasında Yomra ve çevresinin de yer aldığı belirtilmektedir. Muhtemeldir ki Yomra'ya bağlı en önemli yerleşim yeri olan Özdil bu topraklar arasında yer almaktaydı. Bugün Çepni ismiyle anılan yer ve sülâle adlarının varlığı, bizlere yörede Çepni kalıntılarının günümüze kadar yaşadığını gösterir. Fatih'in Trabzon'u fethinden (1461) sonra bölgenin Türkleşmesi ve Müslümanlaşması hızlanmıştır. Türk fetih politikası gereğince, bölgenin Türkleşmesinin tamamlanması amacıyla Trabzon bölgesindeki Rum halkı başka bölgelere zorunlu göç ettirilirken Trabzon' a, Osmanlı topraklarına yeni katılan Konya Karamanoğullarından da bir kısım halk yerleşmiştir. Böylece Trabzon şehir surları dışında var olan Türk nüfusu daha da hâkim konuma getirilmiştir.

Bölgemiz hakkında ilk idari yapılanmaya ait bilgiler, Faruk Sümer'in "Çepniler" adlı eserinde şu şekilde yer almaktadır. 1515 (H. 921) yılında yazılan Trabzon Sancağı defterinde, sancağın idari taksimatı nahiye esasına göre düzenlenmiştir. Yomra, Sürmene, Of, Atina (Pazar) Arhavi, Laz, İskele, Vilayeti Yakabit, Çoruh’a bağlı nahiyei Koniya Trabzon'un doğusunda yer alan nahiyelerdir.

Bu tarihten sonraki dönemlerde de bölgemize Türk toplulukları gelip yerleşmiştir. Bunlardan en önemli grup, Yavuz tarafından Maraş ve Halep bölgesi Osmanlıların eline geçince Şii baskısı altında bulunan bir kısım Sünni Türk, Yavuz'un daha önce valilik yaptığı bölgemize yerleştirilmiştir. Fetihten sonra gelen toplulukların bir bölümü önce Of ve çevresine, sonra da bölgemize yerleşmişlerdir. Trabzon Şer'iyye sicillerini incelediğimizde Özdil ile ilgili birçok mahkeme kararına rastlamamız mümkündür. Özdil halkının yaylacılık amacıyla yazları gittiği, Özdil' e tapulu bulunan Alacaçayır yaylası ile Gümüşhane Ekiz Köyü Şephane mezrası arasında arazi konusundaki anlaşmazlığın çözümü ile ilgili olarak 1664 (R.1080) de ilâm emrinin çıkarılmış olduğu görülmektedir. Bu ilâm, bize Uzmesohor (Özdil)'un kuruluşunun çok eski bir tarihe kadar indiğini göstermesi açısından önemlidir.

Özdil halkının, Osmanlı Devleti’nin son dönem sıkıntılarına da ortak olduğunu görmekteyiz. Birinci Dünya Savaşı’nda yöre halkı aktif bir şekilde savaşın içinde yer almıştır. Nisan 1916'da başlayan Rus işgali sırasında muhacirliğin acı ve çileli günlerini görmüştür. Milli Mücadeleye üst düzey yöneticiler vermiş ve aktif rol almıştır. Bunların en önemlisi 1. mecliste de Atatürk'ün yanında yer alan Alay İmamı Hasan (Ayyıldız)'dır.

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında bölge halkı her türlü zorluğu yaşamıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra yörenin tarım bölgesi olmayışı, halkı yeni bir ekonomik zorlukla baş başa bırakmıştır. Bu gün yöremizde yaşanan güzel günlere çetin ve uzun mücadeleler sonunda ulaşılmıştır.

C-KAŞÜSTÜ BELDESİ

Kaşüstü’nün eski adı Kuhla idi. Cumhuriyetten sonra arazi yapısının kaş ve göze benzemesinden dolayı adı ‘Kaşüstü’ olarak değiştirilmiştir. 1994 yılında da belediye teşkilatı kurulmuştur.

Son yıllarda hızlı bir gelişme içine giren Kaşüstü Beldesi Dünya Ticaret Merkezi’nin kurulmasıyla sık sık fuarların düzenlendiği ekonomik ve kültürel merkez olma yolundadır.

EĞİTİM-ÖĞRETİM

19.Yüzyılın sonlarında ve 20.yüzyılın başlarında Yomra’da iki derslikli ve iki öğretmenli bir okul bulunmaktaydı1. 1920 yılında Yomra Merkez İlköğretim Okulu, eğitim-öğretim hayatına başlamıştır. Günümüzde 13’ü beş yıllık; dokuzu sekiz yılık olmak üzere 22 ilköğretim okulu ile dört lise eğitim-öğretim faaliyetlerini yürütmektedir.

İLKÖĞRETİM OKULLARI

Bünyesinde sekiz sınıf olmayan ilköğretim okulları:

1. Çınarlı İlköğretim Okulu (1926)*2003-2004’ten itibaren taşımaya alındı. 2. Tandırlı İlköğretim Okulu (1951) 3. Yokuşlu İlköğretim Okulu (1960) 4. Demirciler İlköğretim Okulu (1961) 5. Kılıçlı İlköğretim Okulu (1964) 6. Tepeköy İlköğretim Okulu (1968) 7. Çamlıyurt İlköğretim Okulu (1968) 8. Çamlıca İlköğretim Okulu (1971) 9. Maden Köyü İlköğretim Okulu (1972) 10. Ocak Köyü İlköğretim Okulu (1975) 11. Demirciler Yukarı Mahalle İlköğretim Okulu (1983) 12. Oymalı Kazantaş İlköğretim Okulu (1984) 13. Gürsel İlköğretim Okulu (1990)

Bünyesinde sekiz sınıf bulunan okullar:

1. Merkez İlköğretim Okulu (1920) 2. Kömürcü İlköğretim Okulu (1927) 3. Kaşüstü İlköğretim Okulu (1954) 4. Özdil İlköğretim Okulu (1957) 5. Oymalıtepe İlköğretim Okulu (1978) 6. DR İbrahim Ustaömeroğlu İlköğretim Okulu (1990) 7. Kaşüstü Cumhuriyet İlköğretim Okulu (1991) 8. Değirmenönü İlköğretim Okulu (2003) 9. Maden İlköğretim Okulu (2003)

LİSELER

1. Yomra Lisesi (1974) 2. Trabzon Yomra Fen Lisesi (1989) 3. Özdil Çok Programlı Lise (1996) 4. Kaşüstü Çok programlı Lise (1999)

1996 yılında ÖSS Türkiye birincisi, 2004 yılında da ÖSS Türkiye ikincisi ve Y-ÖSS Türkiye birincisi çıkaran Trabzon Yomra Fen Lisesi kazandığı büyük başarılarla adını tüm Türkiye’ye duyurmuştur.


Trabzon'un yeri Trabzon ilinin ilçeleri Türk Bayrağı

Trabzon | Akçaabat | Araklı | Arsin | Beşikdüzü | Çarşıbaşı | Çaykara | Dernekpazarı | Düzköy | Hayrat | Köprübaşı | Maçka | Of | Sürmene | Şalpazarı | Tonya | Vakfıkebir | Yomra


Yönetim

Yönetim[EXTRACT]

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Jump to: navigation, search

Yönetim;değişmekte olan çevre koşullarında kıt kaynakları verimli şekilde kullanarak işletmenin amaçlarına etkin bir şekilde ulaşmak için başkalarıyla işbirliği yapmaktır.

Taslak
Bu madde bir taslaktır. Maddenin içeriğini geliştirerek veya ayrıntılı bir taslak şablonu koyarak Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.

Yönetim ve Organizasyon

Yönetim ve Organizasyon[EXTRACT]

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Jump to: navigation, search

Yönetimi konu alınan kurumun organlarını ve işleyişini belirleyen alt bilim daldır.

Yönetme

Yönetme[EXTRACT]

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Jump to: navigation, search

İktidar, belli bir toplumun yönetimini elinde bulunduran ve gerektiğinde elinde bulundurduğu zor kullanma tekelini devreye sokabilen grup.

Bu sayfa VikiSözlük'e taşınmaya adaydır.Bu metin ansiklopedik bir makaleden çok bir sözlük yazısına benzemektedir. Lütfen makalenin VikiSözlük kriterlerine uyup uymadığını inceleyin. Makaleyi düzenleyerek, ansiklopedik bir yapıya kavuşturabilirseniz lütfen düzenleyin ve bu uyarıyı kaldırın. VikiSözlük'e taşı

Yönetmenler

Yönetmenler[EXTRACT]

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Jump to: navigation, search

Türk Yönetmenler

A.

B.

C.

Ç.

D.

E.

G.

İ.

K.

O.

Ö.

R.

S.

T.

U.

Y.

Z.

Dünya Yönetmenleri

A B C Ç D E F G Ğ H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

A

B

Ba-Bi

Bl-Bu

C

Ca-Ch

Ci-Cr

Cu

D

Da-Di

Do-Dw

E

F

G

H

I

J

K

L

M

N

O

P

Q

R

Ra-Ri

Ro-Ry

S

Sa-Sj

Sm-St

T

U

V

W

X

Y

Z